RİSALE-İ NUR’UN ZUHURU (20)

Hem, hangi kitab olursa olsun (böyle Hakaik-i İlâhiyyeden ve imaniyeden bahsetmiş ise) – alâ küll-i hal – bir kısım mesaili, bir kısım insanlara zarar verir.. ve zarar verdikleri için, her mes’e-le herkese neşredilmemiş. Halbuki şu risaleler ise; şimdiye kadar hiç kimsede, -çoklardan sorduğum halde- sû-i te’sir ve aksülâmel ve tahdiş-i ezhan gibi bir zarar vermedikleri, doğrudan doğruya bir işaret-i gaybiyye ve bir inâyet-i Rabbaniye olduğu bizce muhakkaktır.
Altıncı İşaret: Şimdi bence kat’iyet peyda etmiştir ki; ekser hayatım, ihtiyar ve iktidarımın şuur ve tedbirimin haricinde öyle bir tarzda geçmiş ve öyle garip bir surette ona cereyan verilmiş, tâ Kur’ân-ı Hakime hizmet edecek olan bu nevi risaleleri netice versin. deta bütün hayat-ı ilmiyem, mukaddemât-ı ihzariye hükmüne geçmiş. Ve Sözler ile İ’caz-ı Kur’ânın izharı, onun neticesi olacak bir surette olmuştur. Hattâ şu yedi sene nefyimde ve gurbetimde ve sebebsiz arzumun hilâfında tecerrüdüm: ve meşrebime muhalif yalnız bir köyde imrar-ı hayat etmekliğim; ve eskiden beri ülfet ettiğim hayat-ı içtimaiyyenin çok rabıtalarından ve kaidelerinden nefret edip terk etmekliğim; doğrudan doğruya bu Hizmet-i Kur’âniyyeyi hâlis, sâfi bir surette yaptırmak için bu vaziyet verildiğine şüphem kalmamıştır. Hattâ çok defa bana verilen sıkıntı ve zulmen bana karşı olan tazyikat perdesi altında, bir dest-i inâyet tarafından, merhametkârâne, Kur’ânın esrarına hasr-ı fikr ettirmek ve nazarı dağıtmamak için yapılmıştır kanaatindeyim. Hattâ eskiden mütalâaya çok müştak olduğum halde, bütün bütün sair kitapların mütalâasından bir men’, bir mücanebet ruhuma verilmişti. Böyle gurbette medar-ı teselli ve ünsiyet olan mütalâayı bana terk ettiren, anladım ki, doğrudan doğruya Ayât-ı Kur’âniyyenin üstad-ı mutlak olmaları içindir.
Hem yazılan eserler, risaleler – ekseriyet-i mutlakası – hariçten hiçbir sebep gelmeyerek, ruhumdan tevellüd eden bir hâcete binaen, âni ve def’i olarak ihsan edilmiş. Sonra bazı dostlarıma gösterdiğim vakit demişler: "Şu zamanın yaralarına devadır." İntişar ettikten sonra ekser kardeşlerimden anladım ki, tam şu zamandaki ihtiyaca muvafık ve derde lâyık bir ilâç hükmüne geçiyor.
İşte ihtiyar ve şuurumun dairesi haricinde, mezkûr hâletler ve sergüzeşt-i hayatım ve ulûmların enva’larındaki hilâf-ı âdet ihtiyarsız tetebbuatım, böyle bir netice-i kudsiyyeye müncer olmak için, kuvvetli bir inâyet-i İlâhiye ve bir ikram-ı Rabbanî olduğuna bende şüphe bırakmamıştır.
Yedinci İşaret: Bu hizmetimiz zamanında, beş altı sene zarfında, bilâmübalağa yüz eser-i ikram-ı İlâhi ve inâyet-i Rabbaniye ve keramet-i Kur’âniyyeyi gözümüzle gördük. Bir kısmını, On Altıncı Mektubda işaret ettik; bir kısmını, Yirmi Altıncı Mektubun Dördüncü Mebhasının mesail-i müteferrikasında bir kısmını, Yirmi Sekizinci Mektubun Üçüncü Mes’elesinde beyan ettik. Benim yakın arkadaşlarım bunu biliyorlar. Daimi arkadaşım Süleyman Efendi çoklarını biliyor. Hususan, Sözlerin ve risalelerin neşrinde ve tashihatında ve yerlerine yerleştirmekte ve tesvid ve tebyîzinde, fevkalme’mûl kerametkârane bir teshilâta mazhar oluyoruz; keramet-i Kur’âniyye olduğuna şüphemiz kalmıyor. Bunun misalleri yüzlerdir.
Hem maişet hususunda o kadar şefkatle besleniyoruz ki; en küçük bir arzu-yu kalbimizi, bizi istihdam eden sahib-i inâyet tatmin etmek için fevkalme’mül bir surette ihsan ediyor. Ve hâkeza… İşte bu hal, gayet kuvvetli bir işaret-i gaybiyyedir ki, biz istihdam olunuyoruz; hem rıza dairesinde, hem inayet altında bize hizmet-i Kur’âniyye yaptırılıyor.
MAHREM BİR SUALE CEVABTIR
Şu sırr-ı inayet, eskiden mahremce yazılmış. On Dördüncü Sözün âhirine ilhak edilmişti; her nasılsa ekser müstensihler unutup yazmamışlardı; demek münasip ve lâyık mevkii burası imiş ki, gizli kalmış.
Benden sual ediyorsun: "Neden senin Kur’ândan yazdığın Sözlerde bir kuvvet, bir tesir var ki, müfessirlerin ve âriflerin sözlerinde nâdiren bulunur. Bazen bir satırda, bir sahife kadar var; bir sahifede, bir kitab kadar tesir bulunuyor?..."
Elcevap: Şeref, İ’caz-ı Kur’âna ait olduğundan ve bana ait olmadığından, bilâperva derim: "Ekseriyet itibariyle öyledir." Çünkü:
Yazılar sözler tasavvur değil, tasdiktir; teslim değil, imandır; marifet değil, şehadettir, şuhudur; taklid değil, tahkikdir; iltizam değil, iz’andır; tasavvuf değil, hakikattır; dâvâ değil, dâvâ içinde bürhandır. Şu sırrın hikmeti budur ki:
Eski zamanda esâsât-ı imaniye mahfuzdu, teslim kavi idi. Teferruata, âriflerin marifetleri delilsiz de olsa beyanatları makbul idi; kâfi idi.          Devam Edecek