RİSALE-İ NUR’UN ZUHURU (24)
RİSALE-İ NUR TESVİDİNDE ÇOK HİZMETİ SEBKAT EDEN TEMİZ KALBLİ, İHLASLI BİR HAFIZ, MÜDAKKİK BİR HOCA OLAN HAFIZ HALİDİN BİR FIKRASIDIR
Risale-i Nur’un Müellif Bediüzzaman, nadire-i cihan, hâdim-i Kur’ân Said Nursi hakkında hissiyatımdan binden birini beyan ediyorum:
Üstadım, kendisi Nur ism-i celîline mazhardır. Bu ism-i şerif, kendileri hakkında bir ism-i âzamdır. Kendi karyesinin adı Nurs, validesinin ismi Nuriye, Kâdirî üstadının ismi Nureddin, Nakşî üstadının ismi, Seyyid Nur Mehmed, Kur’ân üstadlarından Hâfız Nuri, hizmet-i Kur’âniyede hususi imamı Zinnureyn, fikrini ve kalbini tenvir eden Ayet-i Nur olması ve müşkül mesailini izaha vasıta olan nur temsilâtı gayet kıymettardır. Resailin mecmuuna "Risale-i Nur" tesmiyesi, Nur ismi onun hakkında ism-i âzam olduğunu te’yid etmektedir. "Risale-i Nur" adlı hârika te’lifatının bir kısmı Arabi olmakla beraber, Risale-i Nur eczaları şimdiye kadar yüz on dokuza baliğ olmuştur (*). Her bir risale kendi mevzuunda hârikadır. Gayet yüksek olmakla beraber "Onuncu Söz" ismiyle iştihar eden, haşre ait olan risalesi pek hârikadır, câmidir. Ulemaca sırf naklî olan haşri ve neşri, gayet kuvvetli ve kat’i delâil-i akliye ile isbat etmiştir. Onunla çokları imanını kurtarmış.
Risale-i Nur; bir kamer-i marifettir ki, şems-i hakikat olan Kur’ân-ı Mu’cizül-Beyandan nurunu istifaza eylemiş ki, meşhur kaziye-i felekiyeye masadak olmuştur.
Hem diyebilirim ki; Üstadım; Kur’ân hakkında bir kamer hükmünde olup, sema-i risaletin şemsi olan Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdan nuru istifade edip "Risale-i Nur" şeklinde tezahür etmiş.
Üstadım başkalarında nadiren bulunan mümtaz hasletlerin zâhiri tavrının pek fevkinde bir vaziyet gösteriyor. Zâhir hale bakılsa; ilmihali bilmiyor gibi görünür, birden bakarsın birderya kesiliyor. Mezun olduğu miktarı, Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdan istifade derecesi nisbetinde söyler. Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdan istifadesi olmadığı vakitlerde, yeni ay gibi mahviyet gösterir.
İşte; bu haslet icabatındandır ki, bizim gibi talebelerinden bazı mesail-i ilmiyede muhalefet bulunsa, onların sözlerini içinde arar; hak bulduğu vakit kemal-i tevazu ile ve lezzetle kabul ederek telim eder. "Maşâallah, siz benden daha iyi bildiniz. Allah razı olsun." Der. Hak ve hakikatı, nefsin gurur ve enaniyetine daima tercih eder. Hattâ ben bazı meselelerde muhalefet ediyordum. Bana karşı gayet mültefit, memnunane bir tavır alır; eğer yanlış yapsam, güzelce damarıma dokunmayarak beni ikaz eder. Eğer güzel bir şey söylemiş isem, çok memnun olur.
Üstadım; bilhassa hikmet-i hakikiye fenninde, yani hikmet-i şeriat ve İslâmiyet noktasında pek hârikadır ve hikmet-i beşeriyede dahi çok ileridir. Hattâ o ilimde Eflâtun ve İbn-i Sinâ’yı geçmiş diyebilirim.
Eski Saidi (R.A.) Yeni Saide (R.A.) çevirmesine sebebiyet vermiştir. Eski Said olduğu zamanlarda, İngilizlerin dini suallerine gayet lâtif ve müskit bir cevab vermiştir. Ve İlm-i Mantıkta, İbn-i Sinâ’nın te’lifatını geçecek "Ta’likat" namında hârika bir risalesi var. İşkâl-i mantıkiyeyi "Kıyas-ı İstikraî" cihetiyle on bine kadar iblâğ edip, hiçbir âlimin yetişemediği bir derece-i ihata göstermiş. "Sünûhat" isminde bir risalesinde gördüm ki Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm âlem-i mânada bir medresede ona ders verdiğini görmüş; o ders-i mâneviye binaen "İşâratül-İ’caz" namındaki hârika tefsiri yazmış. Bana bir gün dedi ki:
- Harb-i Umumi hâdisat ve netaicleri mâni olmasaydı, İşârâtül-İ’caz’ı, Allahın izniyle altmış cilt yazacaktım. İnşâallah Risale-i Nur, âhiren, o mutasavver hârika tefsirin yerini tutacak.
Üstadımla yedi-sekiz sene müsahabetim esnasında mühim meşhudatım çoktur.
ÜÇÜNCÜ KISIM
ESKİŞEHİR HAYATI
Risale-i Nurun gittikçe inkişaf ettiğini, iman ve İslâmiyetin kuvvetlenmeye başladığını anlıyan gizli din düşmanları, "Bediüzzaman; gizli cemiyet kuruyor, rejim aleyhinedir, rejimin temel nizamlarını yıkıyor!" gibi uydurma ve hükümeti aldatıcı tertip ve ittihamlarla 1935 senesinde Eskişehir Ağız Ceza Mahkemesinde, idam kastıyla ve muhakkak surette mahkûm edilmesi direktifiyle hakkında dâva açtırılıyor. Bunun üzerine, Dahiliye Vekili ve Jandarma Umum Kumandanı, teçhiz edilmiş askeri bir kıt’a ile birlikte Ispartaya geliyorlar. Isparta – Afyon yolu boyunca süvari askerleri yerleştiriliyor. Isparta Vilâyeti ve civarı askeri birliklerle kontrol altında bulunduruluyor. Bir sabah vakti; mâsum ve mazlum Bediüzzaman inzivagâhından çıkarılarak, talebeleriyle beraber, elleri kelepçeli olarak kamyonlarla Eskişehire sevk ediliyor. Yolda, Bediüzzaman ve talebelerine yakın bir alâka duyan Müfreze Kumandanı Ruhi Bey, kelepçeleri çözdürüyor. Bu suretle, namazlar kazaya bırakılmadan yola devam ediliyor. Devam Edecek