RİSALE-İ NUR’UN ZUHURU (8)
Üstad çok hasta olur, çok vakitleri de hastalık ve sıkıntı ile geçerdi. Pek az yer o da bir parça çorba gibi mahdud bir şeydi. Geceleri, Kur’an-ı Kerimden vird edindiği süreleri ve Resul-ü Ekrem Aleyhisselatü Vesselâmın münacat-ı meşhûresi olan Cevşenül-Kebir namındaki münacatını ve Şah-ı Geylani ve Şah-ı Nakşibend gibi eâzım-ı evliyanın münacat ve hizblerini ve salâvat-ı Nuriyeleri ve bilhassa Risale-i Nurun menbaı olan "Hizb-ün Nuriyye"yi ve Ayat-ı Kur’aniyenin lemeatı olan ve bir silsile-i tefekkür bulunan ve Yirmi Dokuzuncu Lem’ada cemedilen hizb ve münacatları okur, bunları tamam edince de yine Risale-i Nurla meşgul olurdu, Gündüzleri ise, daima Risale-i Nurun mütalâası ve tashihi ile meşgul olur; Risale-i Nur hizmetini her şeye tercih eder, Risale-i Nura ait, yetişecek aceel bir iş zamanında diğer meşguliyetlerini bırakır, evvelâ o işi tamamlardı.
Said Nursi, bahar mevsiminde menzilinin önündeki muhteşem çınar ağacının dalları arasındaki kulübeciğe çıkar, vazifesini orada ifa eder; Risale-i Nurun hakikatlarını, menba ve maden-i hakikisi olan mele-i alada tefeyyüz ve temaşa ve tefekkür ederdi. Üstadın gerek sırrına mazhar olan bu çınar ağacı ve gerekse çam dağlarındaki o çok ünsiyet ettiği ağaçların ve dağların başındaki tefekkür ve hissiyatını ifade edebilmek acaba mümkün müdür? Asla mümkün değildir! Cenab-ı Hak; Kemal-i Rahmetiyle bu ferd-i feridi, kemalat-ı insaniyenin bütün envaını cami bir istidada yaratmış ve bu istidadların da azami şekilde inkişafını irade etmiş ki; bu müstesna zatı, İslâmiyet ağacının son asırlara uzanan ve binler dal budak salan Risale-i Nur şahs-ı manevisi itibariyle bütün hakaikde "üstad-ı küll" hükmüne getirmiş ve topyekûn İslamiyet hakikatlarının bir aks-i nurunu ve tecellisini Risale-i Nur şahs-ı manevisinde dercederek, ehl-i hakikat ve kemali hayretle baktırmış ve böylece, Risalet-i Ahmediye ve hakikat-ı Muhammediyenin cami bir ayinesi olan Risale-i Nur ile Said Nursi, bir Said olarak çürümüş, erimiş; fakat mânen bütün alem-i İslam olarak tevellüd etmiş, beka bulmuştur. Ve ta kıyamete kadar Risale-i Nur bâki kalacak ve daima tekemmül edecektir. Hiç mümkün müdür ki; sinek kanadının icadından lakayd kalmıyan ve o kanadın zerrelerinde pek çok hikmet ve maslahatları takib eden Sani-i Zülcelâl, Risale-i Nur ile onun te’lif edildiği menzillerle ve Nur Müellifinin kudsi vazifelerini gördüğü yerlerle alâkadar olmasın… ve öyle kudsi hizmetlere hâdim (hizmet eden) olan mekânlar ve dershane-i Nuriyeler ve şecere-i mübarek, rahmetin kasd-ı tahsisinden hariç kalsın? Kat’iyyen mümkün değildir!
Said Nursi Hazretleri Barla’da iken, yaz aylarında bazen Çam Dağına çıkar, bir müddet yalnız olarak orada kalırdı. Bulundukları dağ hayli yüksekti. Barla dershane-i Nuriyyesinin önündeki çınar ağacının tepesindeki kulübeciği gibi, Çam Dağının en yüksek tepesinde olan iki büyük ağaç üzerinde dershane-i Nuriye mânasında birer menzili vardı. Bu çam ve katran ağaçlarının tepelerinde, Risale-i Nurla meşgul oluyordu. Hem ekser zamanlar, Barla’dan, bu ormanlık havaliye gelip giderdi. Ve derdi ki: "Ben bu menzilleri, Yıldız Sarayına değişmem!"
Şimdi sözü burada keserek, Üstadın Risale-i Nuru telif ettiği mezkûr Çam Dağında ve Barla nahiyesindeki hayatına ve Risale-i Nurun mahiyetine ait risale ve mektuplardan bir kaçını aşağıya dercediyoruz.
Aziz kardeşlerim,
Ben şimdi Çam Dağında, yüksek bir tepede, büyük bir çam ağacının tepesinde, bir menzilde bulunuyorum. İnsten tevahhuş ve vuhuşa ünsiyet ettim. İnsanlarla sohbet arzu ettiğim vakit, hayalen sizleri yanımda bulur, bir hasbıhal ederim; sizinle müteselli olurum. Bir mani olmazsa, bir-iki ay burada yalnız kalmak arzusundayım. Barlaya dönsem, arzunuz veçhile sizden ziyade müştak olduğum şifahi bir musahabe çaresini arayacağız. Şimdi bu çam ağacında hatıra gelen "İki-üç hatırayı" yazıyorum.
Birincisi: Bir parça mahrem bir sırdır, fakat senden sır saklanmaz. Şöyleki:
Ehl-i hakikatın bir kısmı nasılki İsm-i Vedûd’a mazhardırlar ve azami bir mertebede o ismin cilveleriyle, mevcudatın pencereleriyle Vâcib-ül-Vücuda bakıyorlar.. öyle de: Şu hiç ender hiç olan kardeşlerinize, yalnız hizmet-i Kur’âna istihdamı hengâmında ve o hazine-i binihayenin dellâlı olduğu bir vakitte, İsm-i Rahim ve İsm-i Hakim mazhariyetine medar bir vaziyet verilmiş. Bütün Sözler, o mazhariyetin cilveleridir. Devam Edecek