RİSALE-İ NUR’UN ZUHURU (9)

İkincisi: Tarik-i Nakşi hakkında denilen "Der tarik-i Nakşibendi lâzım âmed çar terk; terk-i dünya, terk-i ukba, terk-i hesti, terk-i terk." Olan fıkra-i ra’na birden hatıra geldi. O hâtıra ile beraber, birden şu fıkra tulû etti: "Der tarik-i acz-mendi lâzım âmed çar çiz; fakr-ı mutlak, acz-i mutlak, şükr-ü mutlak şevk-i mutlak ey aziz!"
Sonra senin yazdığın: "Bak kitab-ı kâinatın safha-i renginine ilâ âhir.." olan rengin ve zengin şiir hatırıma geldi. O şiir ile semanın yüzündeki yıldızlara baktım. "Keşki şair olsaydım, bunu tekmil etseydim" dedim. Halbuki şiir ve nazma istidadım yokken yine başladım, fakat nazm ve şiir yapamadım; nasıl hutur etti ise öyle yazdım. Benim varisim olan sen, istersen nazma çevir, tanzim et. İşte birden hatıra gelen şu:
Dinle de yıldızları, şu hutbe-i şirinine;                       
Nâme-i nurin-i hikmet, bak ne takrir eylemiş.
Hep beraber nutka gelmiş, hak lisaniyle derler
"Bir Kadir-i Zülcelâlin haşmet-i sultanına
Birer bürhan-ı nur-efşanız, biz vücud-u Sânia
Hem vahdete, hem kudrete şâhidleriz biz…"
Şu zeminin yüzünü yaldızlıyan
Nâzenin mu’cizatı çün melek seyranına,
Şu Semanın arza bakan, Cennete dikkat eden,
Binler müdakkik gözleriz biz. (Hâşiye)
Tûba-i hilkatten semavat şıkkına.
Hep Kehkeşân ağsânına.
Bir Cemil-i Zülcelâlin dest-i hikmetiyle takılmış
Pek güzel meyveleriz biz.
Şu semavat ehline; birer mescid-i seyyar,
Birer hâne-i devvar, birer gemi-i cebbar,
Birer tayyareleriz biz…
Bir Kadir-i Zülkemalin, bir Hakim-i Zülcelanin;
Birer mu’cize-i kudret, birer harika-i san’at-ı hâlıkane,
Birer nâdire-i hikmet, birer dâhiye-i hilkat,
Birer nur âlemiyiz biz…
Böyle yüzbin dil ile, yüzbin bürhan gösteririz,
İşittiririz insan olan insana.
Kör olası dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü,
Hem işitmez sözümüzü, hak söyleyen âyetleriz biz…
Sikkemiz bir, turamız bir, Rabbimize müsebbihiz, zikrederiz ağabeydâne.
Kehkeşanın halka-i kübrâsına mensub birer meczublarız biz!...
SAİD NURSİ
ALTINCI MEKTUB
Gayretli kardeşlerim, hamiyetli arkadaşlarım ve dünya denilen diyar-ı gurbette medar-ı tesellilerim.
Madem Cenab-ı Hak, sizleri, fikrime ihsan ettiği mânâlara hissedar etmiştir; elbette hissiyatıma da hissedar olmak hakkınızdır. Sizleri ziyade müteessir etmemek için, gurbetimdeki firkatimin ziyade elîm kısmını tayyedip, bir kısmını sizlere hikâye edeceğim. Şöyle ki:
Şu iki üç aydır pek yalnız kaldım. Bazen onbeş yirmi günde bir defa misafir yanımda bulunur. Sair vakitlerde yalnızım. Hem yirmi güne yakındır, dağcılar yakınımda yok, dağıldılar…
İşte gece vakti, şu garibane dağlarda sessiz sedasız, yalnız ağaçların hazinane hemhemeleri içinde, kendimi birbiri içinde beş muhtelif renkli gurbetlerde gördüm.
Birincisi: İhtiyarlık sırriyle, hemen ekseriyet-i mutlaka ile, akran ve ahbabım ve akaribimden neşet eden hazin bir gurbeti hissettim. İşte şu gurbet içinde ayrı diğer bir daire-i gurbet açıldı. O da geçen bahar gibi alâkadar olduğum ekser mevcudat beni bırakıp gittiklerinden hasıl olan firkatli bir gurbeti hissettim. Ve şu gurbet içinde bir daire-i gurbet daha açıldı ki; vatanımdan ve akaribimden ayrı düşüp, yalnız kaldığımdan tevellüd eden firkatli bir gurbeti hissettim. Ve şu gurbet içinde, gecenin ve dağların garibane vaziyeti bana rikkatli bir gurbeti daha hissettirdi. Ve şu gurbetten dahi şu fâni misafirhaneden ebedül-âbâd tarafında harekete âmade olan ruhumu, fevkalâde bir gurbette gördüm. Birden "FESÜBHANALLAH" dedim; bu gurbetlere ve karanlıklara nasıl dayanılır düşündüm. Kalbim feryad ile dedi:
Yâ Rab! Garibem, bîkesem, zaifem, nâtuvânem, alîlem, âcizem, ihtiyarem.
Bi-ihtiyarem, el’aman-gûyem, afüv-cûyem, meded-hâhem zidergâhet İlâhi!
Birden; nur-u iman, feyz-i Kur’an, lütf-u Rahman imdadıma yetiştiler. O beş karanlıklı gurbetleri, beş nurâni ünsiyet dairelerine çevirdiler. Aklım dahi ızdırabından ve dehşetinden feryad eden nefsime hitaben dedi:
Bırak biçare feryâdı, belâdan kıl tevekkül. Zira feryad; belâ-ender, hata-ender belâdır bil.
Belâ vereni buldunsa eğer; safa-ender, vefa-ender, atâ-ender belâdır bil.
Devam Edecek