BU DEVLET KİŞİLİKSİZ, ÇIKARCI, NE İDÜĞÜ BELİRSİZ KİMLİKLERLE YÖNETİLEMEZ

Evet sevgili okurlar!

Her zaman vurgulaya vurgulaya anlatıyoruz; Ülkemizin "dehşet-engiz" tarihi gerçeklerini.

Ve bunu da sizlerle paylaşıyoruz. Sunmaya da devam edeceğiz.

Ama burası Türkiye!

Diyoruz ya, kimin eli kimin cebinde belli değil.

Mevcut sistem kurulduğu günden buyana bilindiği üzere, yani herkesin malumudur ki hep kanla beslenmiştir.

Ve ülke kendi insanının kanıyla, bu bedeli ağır faturalarla ödemiştir. Ödemeye de devam etmektedir.

Karanlık, meçhul ve muammalarla dopdolu bir sistem!

Tüm bu grift yapıya rağmen her nedense ülke hala da ayakta durmaktadır.

 

* * *

 

Evet!

Bu ülkede yaşayan bir çok insan ve aile mevcut karanlık sistem tarafından "hiç uğruna" mağdur edilmiştir.

Tabiri caizse başlarına gelen "pişmiş tavuğun başına gelmemiştir"

Onun için diyorum ki; bu ülke insanı çok acılar çekmelerine rağmen çok büyük fedakarlıklarla devletiyle yan yana durmuştur, durmaktadır ve durmaya devam edecektir.

Devlet bütçesine katkılar sağlayarak vergisini ödemektedir.

Evlatlarını büyüterek, genç yaşta askere göndermektedir. Öyle ki; 45 günlük bir eğitimle, dağlara-bayırlara PKK'nın kurşunlarına hedef olmaya gönderiyor. Ve bundan geri adım atmıyor.

Ülkesi ve milleti için!.

Tabi evladını askere gönderen ana babalar, zannediyorlar ki gerçekten bir vatani hizmet olsun diye gönderiyor.

Bilmiyorlar ki hayatında silahın "S" harfini bilmeyen gencecik evlatları 45 günlük eğitimden sonra PKK’nın hedefine özellikle manzara olarak gönderiliyor.

Aileler farkında değiller..

İnanıyorum ki bunu bilseler kimse göndermez evladını askere..

Zira şehitlerin aileleri, ana babaları bu hususta "şehit cenazeleri" geldikten sonra fark ediyorlar.

Ama iş işten geçiyor.

Onun için de avaz avaz ekranların karşısına geçip itiraz etmektedirler.

Ağıtlar ve gözyaşları içerisinde; tepki göstermektedirler.

Ve genelkurmayı eleştiriyorlar.

Demek istediğim şu ki, gerçekten Türkiye sistem olarak yüz yıldan günümüze dek, özellikle Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne kadar kendi insanının kanıyla hep boş yere faturalar ödemiştir.

Neden mi?

Zira sistem muamma, düzen karanlık, kimin eli kimin cebinde olduğu bilinemiyor da ondan.

Hep meçhullere sürükleniyor ülke.

Ancak ne var ki, son şans olarak AK Parti iktidarını görmek lazım.

Bu şans da elden kaçırılırsa maalesef bu Türkiye, yanıbaşımızdaki geçmişlerine yönelik bir Suriye’nin, bir Irak’ın durumuna düşmekten kesinlikle kendini kurtaramaz diye düşünmekteyim.

Ve eninde sonunda aşiret devleti durumlarına düşme tehlikesiyle karşı karşıyaya kalabilir..

Allah korusun.

Zira cumhuriyet döneminde Türkiye çok büyük badirelerle karşı karşıya geldi.

Ve hala da badirelerin oluşturduğu belirsizlik devam etmektedir.

İsmet İnönü’nün rejimi, yani Cumhuriyet Halk Parti’nin 6 oklu felsefesi bu ülkenin başına darbeleri getirmiştir.

Cuntaları kurdurtmuştur. Darbeleri gerçekleştirmiştir.

Deyim yerindeyse orduyu kendi yanlış baskıcı zihniyetine arka bahçe olarak kullanmıştır.

O süreç maalesef bugüne kadar halen devam etmektedir.

Böyle olunca da hep güzel ülkemizin, aziz milletimizin yararına taş üstüne taş koymamıştır, engel teşkil etmiştir.

Yasaları adeta birer baskıcı araç olarak kullanmıştır ve son olarak da en büyük darbeyi de 12 Eylül rejimini getirmekle vurmuştur.

Tıpkı Mısır’ın Firavunlaşmış liderleri gibi sembolik, Anayasayı kabullenme seçimi millete yutturulmuştur ve millete tümüyle diktadan ibaret olan bir anayasayı dikte ettirmiştir.

AK Parti iktidarı bugün artık o altı oklu İsmet Paşa’nın rejiminden kurtuluş çaresini aramaktadır.

Bu da 12 Eylül Referandum tarihi olarak gerçekleştirilmiştir.

İnanıyoruz ki bu millet, en azından yüzde 80’i evet diyecektir.

Hayır diyen insan ülke hakkında kötü niyetli veya kötü ideolojiye müptela olan hastalıklı insanlar olabilir.

Yukarda belirttiğim gibi; 12 Eylül tarihi bir kurtuluş dönemecidir, keskin bir virajdır, bu virajı rahatlıkla geçmemiz lazım.

Maazallah virajda arabayı devirirsek ülke olarak uçuruma gideriz.

İşte bu uçuruma düşmememiz gerekir.

Nitekim; AK Parti’nin ve sayın Başbakan’ın çabaları buna yöneliktir diye düşünüyorum.

Bu fırsatı kaçırmamak gerek.

Buraya kadar fezleke olarak Türkiye’nin tarihi bir gerçeğini anlatmaya çalıştım.

 

* * *

 

Gelelim, meçhule sürüklenmek istenen bir Türkiye'nin yapısına..

Malumunuzdur;

Yakın geçmişe yönelik aynı vesayet rejimi altında gizliden gizliye kimlikleri belirsiz ne idüğü belli olmayan kötü niyetli birçok kişi bürokrat olarak devletin kilit noktalarına atamaları sağlanarak önemli görevlere getirilmiştir.

Gelen giden Başbakanlar, iktidar partileri hep kozmopolit bir anlayışla gerçekleri görmezlikten gelmişlerdir.

Gününü gün etmişlerse de, ama diyorlar ya "ZAMAN EN BÜYÜK MÜFESSİR"dir.

Yani olayları ve kimlikleri ortaya çıkaran yegane faktör zamandır.

Zaman aşımıyla her şey ortaya çıkıyor.

Birilerinin işlerine böyle gelmiş, sağcı partilerin bünyesine çok solcu, Marksist, belirsiz bir ideolojiye sahip olanların kimliklerini gizleterek sağcı, inançlı, Müslüman, muhafazakar olarak göstermiş, günü gelmiş iktidarın bünyesindeki bakanlıklara bunları sığdırabilmişlerdir.

Kimliklerini hep gizli tutmuş, ama yaptıkları tahribatlar da çok acımasız olmuştur.

Millet fark etmişse de, maalesef iktidarlar bunu fark etmemiş veyahut işlerine böyle gelmiş.

Tıpkı günümüzdeki ortaya çıkan Ergenokun’un hali perişanlığı.

Kendilerini kurtarıcı vatanperver birer kahraman olarak gösteren birçok generaller bugün sanık sandalyesine oturmaktan kendilerini kurtaramamışlardır.

Ve bakalım bu iş daha nereye kadar gidecek?

Görünen odur ki bu hamur daha çok su çekecek.

Sözüm ona aynı kurtarıcı generaller Ergenekon’un birer tahrip kalıbı durumunda.

Bunların başında duran Genelkurmay Başkanı basın toplantısını yaparken, ıslak imzalı darbeci albayın imzasına kağıt parçası diyebiliyor.

Lav silahına boru diyebiliyor.

Hantepe katliamındaki rezaleti gizleterek bir ay sonra da olsa istemeye  istemeye yarım yamalak bir cevap basına veriyor ama kimi kandırıyor.

Ne çare ki milletin çok güvendiği bu iktidar ve bu Başbakan her nedense çok büyük sabırla bunları izlemektedir.

Bana göre vakit gelmiş, geçmiştir bile.

Ama yine takdir sayın Başbakan’ındır.

Aynı paralelde bugünkü yargının hali.

Yüksek düzeydeki yıllar öncesine kilit noktalarına atanan ideolojik ve Cumhuriyet Halk Parti rejimine uygun olan kimseleri kilit noktalara getirebilmişler ve bugün Türk yargısının kaderini ellerinde tutmaktadırlar.

YARSAV’ından tut, HSYK’sına kadar…

Yargıtay’a kadar, bazı cumhuriyet başsavcılarına kadar, ne kadar sayarsan say, artık orta yerde her şey bütün dökümanlar dökülmüş.

Sevgili  okurlar bunları sıralarken sözü Emniyet teşkilatına da getirmek istiyorum.

Emniyet teşkilatının yıllar öncesinden günümüze kadar tıpkı Ergenekon Generalleri gibi bu teşkilat içerisinde de maalesef kendini bazı yanlış zihniyetli vurguncu ideolojiye sahip yetkililerinden kurtaramamıştır.

Nitekim Ankara Emniyet Müdürü’nün şimdi içerde olması, geçmişe yönelik daha neler neler olduğunu hep burada sıralamaktan yetiştiremiyoruz.

Susurluk olayının başında Mercedes aracının şoförü Hüseyin Kocadağ’ından tut, Hanifi Avcı’sına kadar…

Bakınız Türkiye ne muamma ve ne meçhullerle sürükleye sürükleye bugüne gelmiştir.

Hüseyin Kocadağ Diyarbakır’da 1984 – 1992 yılları arasında Emniyet İstihbarat Şube Müdürlüğü görevini yapmıştır.

Vay bu teşkilatın haline!

Düşünün!

Sabri Uzun gibi çok değerli, vatanperver, görevini canından daha ileri tutan bir Emniyet mensubu Şemdinli olayından dolayı tespitlerini ileri sürüyor ve istihbari olarak içişleri bakanlığına veriyor, günün İçişleri Bakanı hemşehrimiz Abdülkadir Aksu, görülen lüzum üzerine bu adamı Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı’ndan uzaklaştırıyor ve onun yerine Hanifi Avcı’yı getiriyor.

 

Hanifi Avcı kimdir?

İşte o halkın meçhulü.

Zira kimliği onun yanında belliyse de halkın meçhulüdür.

Ama yavaş yavaş, kendini deşifre ediyor..

Evet!

AK Parti iktidarının İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu hemşehrimizdir.

Seviyoruz!

Ama tarihi birçok yanlışlıklar yaptığını da görmezlikten gelemeyiz.

Sormazlar mı Diyarbakır’da 7. Kolordu Komutanlığı görevini Yaşar Büyükanıt üstlenirken, aynı tarihte Asayiş Bölge Komutanlığı görevini de Çetin Doğan yapıyordu.

Bu her iki komutanın 1997 ile 2000 yılları arasındaki görev sürecinde bu bölgede ne kadar işlenen faili meçhul cinayetler, iftira belgeleri, fişlemeler, acımasızca köy yakmaları, yıkmaları bunların döneminde olmuştur.

Bu karanlık işleri yapan çeteler bunların "İyi Çocuk"larıydı.

Bu olay 2005’li yıllara kadar uzanmış ve Hakkari'nin Şemdinli ilçesinde bu iyi çocuklar suçüstü yakalanmıştır.

Bunları tespit eden Emniyet istihbarat daire başkanı sayın Sabri Uzun’du.

Ne yazık ki; yaptığı dürüst görevinden ötürü dışlandı ve görevinden uzaklaştırıldı.

Hem de günün İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’nun gayretleriyle!?

Peki onun yerine kim geliyor biliyor musunuz?

Hanifi AVCI…

Ben Hanifi Avcı’yı o tarihlerde İçişleri Bakanı Abdülkadir beyin makamında gördüm.

Kendisi gizliden gizliye Bakan’a sözde istihbari bilgiler veriyordu.

Ondan sonra Edirne Emniyet Müdürlüğü’ne nihayet görülen lüzum üzerine Bakan da değişince Eskişehir Emniyet müdürlüğü’ne atanması sağlandı.

İşte bu zatı muhterem Diyarbakır’dan Edirne’ye kadar bilimum yerde görev yaptı.

Ama özellikle Diyarbakır’da iken kendini zengin ama karanlık, ama terör yanlıları, sabıkalı insanların dostluk deryasına bırakmıştı.

Bakınız!

Eski Emniyet İstihbarat Şube Başkanı Bülent Orakoğlu, Avcı için şöyle diyor:

"Eskişehir Emniyet Müdürü Hanifi Avcı "Haliç’te yaşayan Simonlar" kitabını beklentileri karşılanmadığı için yazdı."

Bülent Orakoğlu aynen şunları söylüyor:

"Ergenekon davalarını etkilemeye yönelik bir girişim olarak değerlendiririyorum"

Önder Aytaç ise, Avcı’nın gücünü sürekli kılma arzusunun kurbanı olduğunu savunuyor..

Avcı, geleceğini devlet sırtından kazanmak ve çok popüler bir kişi olarak kendisini lanse etmeye çalışmış ama, ne çare ki yaptıkları görevlerin birçoğunda kendini ele vermiştir.

Ve kimliğini de son olarak bu kitapla ortaya koymuştur.

Diyarbakır’da görevli iken bazı karanlık odakları kendine yakın çevre ve dost edinme şaibesinden kurtaramamıştır.

Nitekim kendisiyle ilgili bu yönde basında bir çok haber ve yorum çıktı.

Ki son yorum ve haber de,

Güneydoğu'nun faili meçhuler davası olarak bilinen Cemal Temizöz iddianamesinde yer aldı.

PKK itirafçısı Hıdır Altuğ..

"Sokak Lambası" kod adlı gizli tanık olarak Temizöz iddianamesindeki itiraflarında şunları söylemişti:

"Örgütten ayrıldıktan sonra pişmanlık yasasından yararlandım. 10 yıldan bu yana Ankara’da Ali İhsan Kaya’ya ait Kaya İnşaat firmasında 400 TL ücretle çalışıyordum. Ben Kaya inşaatta çalışırken patronum olan Ali İhsan Kaya’nın yanına çok sayıda misafiri gelip giderdi.

Ben gece de orada kaldığım için gelip gidenleri tanıyordum. Ankara’da Emniyet İstihbarat Dairesi Başkan Yardımcısı Recep Güven ve Emniyet Müdürü Hanifi Avcı da Kaya’nın yanına gelip gidiyorlardı. İkisi de beni tanıdıkları için benimle konuşarak , Diyarbakır’a gidip ifade vermemi istediler.

Hanifi Avcı, Diyarbakır’a gidip  polise tanıdığım paşa ve komutanların adını vermemi istedi. Ben başımın belaya gireceğini söylediğimde bana ‘Ne korkuyorsun askerden, askerin korkulacak yanı kalmadı. Bak kulağından tutup getiriyoruz’ dedi.  Recep Güven de bana ifade vermem için baskı yaptı. O kadar ısrarla üzerime geldiler ki, bana getirilen ve Abdülkadir Aygan’ın da ifadeleri olan belgeleri imzalamamı istiyorlardı. Patronum Ali İhsan Kaya da Recep Beyi dinlememi istedi. Ve bana, ‘Arkandayız ne yapılması gerekiyorsa yaparız’ dediler. Diyarbakır’a geldim, polis beni karşıladı. Polisevi’nde 5 gün yatırdılar. Bana vereceğim ifadeyi ezberlettiler. O ifade özgür irade ile alınmış değildir."

Altuğ bu ifadesini daha sonra ne hikmetse, mahkemede inkar etti.

Çelişen ifadelerini daha sonra, JİTEM itirafçısı Abdulkadir Aygan yalanladı.

Aygan kitabında, Hıdır Altuğ'un karanlık ilişkilerinden söz ederken; kimlerle diyalogu olduğunu da anlatıyordu.

Hatta hangi iş adamının yakın koruması olarak görevlendirildiğini de kitabında anlatırken, Hanifi Avcı'nın da, "bilinmeyen" yönlenlerinden de söz ediyordu.

Şimdi tüm bunları;

Matematiksel olarak alt alta koyduğumuzda "bu ülkenin" ne kadar derin ve vahim ilişkiler ağı içerisinde olduğu gerçeğini bize kanıtlamaktadır.

En derin saygılarımla.