CHP’NİN KURULUŞ KAYNAĞI SİYONİZM’E DAYANMAKTADIR!? (III)
Sevgili okurlar.
“CHP’NİN KURULUŞ KAYNAĞI SİYONİZM’E DAYANMAKTADIR” başlıklı yazının muhtevasının yazı serisine devam diyoruz...
Bugün üçüncü bölümle karşınızdayız..
Malumunuzdur günümüz mevzularını dile getirirken, hep tarihten örnekler getirerek, hasbıhal ediyorum!!...
Ki konuştuğumuz, irdelediğimiz, gündemleştirdiğimiz mevzu; daha Salih bir şekilde anlaşılsın diye!..
Ve hep “hakikatin” peşinde olmuşuzdur..
Dilimizin döndüğü, kalemimizin yazdığı kadar dile getirdiğimiz “tarihi gerçeklerin” özünü, İslam inancı teşkil etmiştir...
İnancımız ve mesleğimizin ana ilkesi, temel prensibi de “sadece gerçekler” olmuştur...
Velev ki, zülfüyâra dokunsa da, hiçbir zaman “dilsiz şeytan” olmadık, olmayız da!
Dün olduğu gibi; “davamızı göğüslemeye” devam ederiz!
Gerçekler saklanamaz, üstü örtülemez!
İslami ve inanç dokularımızın gayreti, damarlarımızdaki kan cereyan ettiği müddetçe de “hakikatlerin” peşinde olma görevini yerine getireceğiz..
***
Gelelim, yazı başlığımızın muhtevasına!!!..
Üç günden beri başlık olarak kullandığımız ifade;
“CHP’NİN KURULUŞ KAYNAĞI SİYONİZM’E DAYANMAKTADIR..”
Bu ifadedeki ana gaye, temel amaç, yakın tarihimizdeki olup bitenleri görmek, okumak ve araştırıp irdelemektir...
Özellikle 600 yıllık bir cihanşümul devletin cihana vermiş olduğu hizmet ve o devletin başındaki Salatin-i Osmaniye denilen Osmanlı padişahlarının yüzde 90’ının, hayat hikâyelerine bakmak lazım...
Ki başta Ertuğrul Gazi...
Oğlu Osman Gazi’den tutun da, Fatih Sultan Mehmet’e kadar...
Sonrasında 33 yıllık saltanatını yeryüzüne yayan Sultan Abdülhamid Han..
Tüm bu şahısların ana ilkesi; İslam olmuştur..
İslam’ın şiarıyla, hem hayatlarını, hem yönetimlerini, hem de yönetimlerindeki halkları; gözetmişlerdir!...
En yakın tarihimiz Sultan Abdüllhamid Han dönemidir...
Sultanın yönetim şekli ve ona karşı içten içe mücadele eden, hıyanet şebekelerinin tahribatı; çok yönlü bir ders-i ibret içermektedir...
Nitekim Siyonistlerin “akıl hocalığıyla”, Yıldız Sarayına sızdırılan “devşirmeler”, ilk önce palazlanıp büyüdüler...
Sarayı ele geçirdikten sonra, Sultan Abdülhamid Han’ın adına bir dizi “sahte, uyduruk” fetvalar çıkarıp, halkta kaos ve hizipleşmeler yarattı..
Osmanlıya, “hasta adam” yakıştırmasında bulundular...
Ve böylelikle Sultanı tahtan indirdiler..
Sahte fetvalarla tahttan indirilen Sultan Abdülhamid, İspanya’dan Türkiye’ye iltica eden Siyonist Yahudilerin kaldığı Selanik’teki Alátini Köşkü’ne yerleştirilmiş.
Kader tecellisine bakın ki rivayetlere göre Gazi Mustafa Kemal de aynı o sarayda, o evde dünyaya gelmiş.
Tüm bunları kaleme alırken aklımıza çok şeylerin gelmemesi mümkün değil?
Hele hele 33 yıl boyunca Devlet-i Âliye-yi Osmaniye’yi yöneten Sultan Abdülhamid’in Yıldız Sarayındaki devşirme paşaların, kimler olduğunun ortaya çıkması?
Her biri devletin birer paşası durumunda olması gerekirken, birçoğu mason localarının mensubu!...
Siyonist Yahudilerle işbirliği içinde faaliyet göstermişler...
Özellikle Viyana’dan gelen Theodor Herzl ile Emanuel Karasu’nun işbirliği içerisinde saraydan ayarladıkları Mahmut Paşa ile ailesi…
Ki bu Mahmut Paşa, saray ailesinin damatları durumunda olmakla beraber, devlete ve Sultan Abdülhamid’e karşı yapmadığı ihanet yok?
Ulu Hakan Abdülhamid’e karşı birçok kez, gerçekleştirdikleri suikastlar...
Dolaylı yollarla değişik suikastlar tanzim edildi...
Sultan Abdülhamid’e karşı Ermenileri ayaklandırdılar...
İngiltere’den, Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden Theodor Herzl ile Emanuel Karasu ve Ermeni çetesinin liderlerinden Papaz Hiram ile Mahmut Paşa’nın işbirliğiyle, İstanbul’a büyük çapta silah sokarak, Ermenileri silahlandırma planı tertiplenmiş!...
Bu silahları gümrüklerden geçirme planını da ne hazindir ki, Sultan Abdülhamid’in oğlu Şehzade Abdülkadir’e yaptırıyorlar..
Onu kandırarak “silah değil, ticaret için gelen kumaş” denilerek, gümrüklerden ülkeye sokulmuş silahlar!!..
Şehzade Abdülkadir’i ve Mahmut Paşa’nın oğlunu “bu işin karını ortaklaşa paylaşmak” üzere ikna etmişler ve silahlar İstanbul’a öylece rahat bir şekilde sokulmuş.
Son anda sandıklar açılınca bakmışlar ki kumaş değil, hepsi uzun namlulu silahlar..
Bu silahlarla Ermenileri silahlandırıp, iç savaş çıkarmak istemişler...
Avrupa’nın değişik ülkelerinde Siyonizm’i kuranlarla işbirliği yapan Mahmut Paşa, yalnız bununla kalmamış.
Nitekim, padişaha karşı bir Cuma günü suikast düzenleniyor..
Suikastı Ermeni Hiram yapıyor...
Ermenileri harekete geçirip Yıldız Sarayını işgal etmeye çalışıyorlar..
İstanbul’u kan gölü haline getirme terörünü de işte bu ihanet şebekeleri yapmış..
Bunlar da Siyonizm kökeninin baş kurucuları.
Yahudi lobisiyle İstanbul’daki ermeni lobileriyle ve Turancılık anlayışını canlandırmak için Jön Türkler’i temsil eden Mahmut Paşa ile bu üçlü kirli ittifak, tüm planları hayata geçirmişlerdir...
Nihayet 1909’da 31 Mart Hadisesi vasıtasıyla bunu başarmışlardır...
Aynı lobi 1923’e kadar kendini diri tuttu...
Cumhuriyetin kuruluşuna kadar bu ittifak sürdü...
Her gün biraz daha gücünü artırarak devletin bünyesinde palazlandılar...
Devletin imkânlarıyla padişahları güçsüz hale getirdiler...
Hem de İttihat Terakki Partisi adı altında.
İngilizlerin, Fransızların, Siyonist lobilerle işbirliği içinde, hep hareket ettiler...
Cumhuriyetin kuruluşundan sonra devletin başına geçen İsmet İnönü sonuç itibariyle Mustafa Kemal’in vefatından sonra devleti ele geçiren en büyük aktör oldu!
Yıldız Sarayına gizli olarak çalışma yapan üçlü, dörtlü kirli ittifakın bir nevi uzantısı olarak 1909’da kurulan İttihat Terakki Partisinin devamı olarak kurulan CHP’nin başına geçti...
12 yıl boyunca aynı plan ve projeleri daha fazlasıyla her gün biraz daha şiddetli şekilde kullanarak milletimize çok zor günler yaşatmıştır..
Kan, isyan, ayaklanma, idamlar gibi...
Yüz bin insan cumhuriyetin kuruluşundan 1950’lere kadar böylesine acımasız ihanetlerle, “öldürüldü, idam edildi, sürgünlere mahkûm” bırakıldı...
Milletin başına Demokles’in kılıcı gibi, hep zulümleri peyda etmiştir..
Diyorum ki;
Yanarım bu hale gerçekten…
CHP’nin bu tarihi mezalimi, hıyaneti “demokrasi” adına yeni bir bozuk sistemle, milletin başına geçirilmiş zalim bir hegemonyanın değişik formatlarıyla ne yazık ki bugüne kadar devam ede gelmiştir.
Aynı zamanda siyaset ve politika dili kullanarak muhafazakâr geçinen partiler dahi CHP’nin bu yıkıcı planlarını hala da yasallaştırarak çürümüş bir sistemle ülkenin yönetilme şekline devam ediyorlar..
* * *
Bakınız, sevgili dostlar.
Gerçekten bu dert çok ağır bir derttir.
Hiç de çekilecek gibi değildir.
Resmi kurum ve kuruluşların neresine bakarsanız, inanın insanın elinde kalıyor.
Bakın iki gün önce Adalet Bakanı Cumhurbaşkanından affını isteyerek istifa mektubunu verdi.
Yerine deneyimli (!?) Adalet Bakanı Bekir Bozdağ geldi.
Bir sene önce Milli Eğitim Bakanı değiştirildi.
Tek kelimeyle üç buçuk dört yıl içerisinde 16 bakanlığın yarısından fazlası görevden çekilmeyi tercih ettiler.
Öyle inanıyoruz ki Cumhurbaşkanı çok iyi niyetli bir insan olmakla beraber, o da bu olumsuzluklardan çok rahatsızdır.
Yine borusu ötmeye devam eden ana muhalefet ve ana muhalefetle işbirliği yapan diğer yavru muhalefet partileri, bazı sağ gösterip sol vuran yazılı ve görsel medyanın da Cumhurbaşkanı aleyhinde yaptıkları konuşmaları ve hakaretleri destekleyenler, gerçekten insanı şaşkına çeviriyor...
Bu hal ne haldir?
Bu sorulardan insan kendini kurtaramıyor.
Buradan siz değerli okurlarımızla bu gerçekleri paylaşmak zorunda kalıyoruz.
Yukarıda belirttiğimiz gibi.
Devletin hangi kurumuna bakarsak bakalım.
Hukuka, demokrasiye, yasalara dayalı uygulamalardan söz ediliyorsa da, fiili ve somut olarak uygulamada, zerre-i miskal yok!...
Hukukla, hakkaniyetle, demokrasiyle hiç alakası olmayan uygulamalar söz konusu!
Başta Milli Eğitime bakalım.
Bugünkü Milli Eğitim sisteminin mevcudiyeti, varlığı 1940’larda kurulan, CHP’nin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in bir uzantısıdır.
Adeta eğitim camiasını dinsizleştirmek üzere kurulmuş bir hıyanet sistemidir.
Kurnazca, haince, Kemalizm adına, laikçilik adına, cumhuriyetçilik adına, demokrasi adına oluşturulan bir eğitim müfredatı var...
Ki bu sistemle yetişen gençlik, devletine dönüp silah sıkmama şansına sahip değildir.
Nerdeyse artık çobanından tut devletin zirvelerine kadar uzanan kirli bir sistem, kendi milletiyle pençeleşiyor.
Aile çürümüşlüğünden tut haram yeme acımasızlığına kadar, hak hukuk yeme insafsızlığına kadar..
***
Bakınız, sevgili okurlar.
Bu faslı burada sonuçlandırırken, bu kez Adalet Bakanlığı bünyesinde bazı mahkemelerin, bazı yargılama şekillerinin, özellikle iş mahkemelerinin uyguladığı yargılama şeklinin ne kadar hukuka uygun olduğunu veya olmadığını yine birçok hukukçunun tespitleriyle sizinle paylaşmak istiyoruz.
Burada Diyarbakır 6. İş Mahkemesinin 11/01/2022 tarihli bir duruşma tutanağını sizinle paylaşalım.
Dosyanın numarasını vermeye gerek yok.
O zaman yargılamayı etkileme şekline girer ki buna yasalar müsaade etmiyor.
Kıssadan hisse söylüyoruz yani.
Bakınız, verilen skandal karara...
Karar aynen şöyle;
“Gereği düşünüldü:
1- Davalı şirket ile diğer şirketlerin iş yeri adres bilgileri, işveren bilgileri ve varsa işverenler arasında sözleşme metinlerinin sunulması için taraf vekillerine iki haftalık süre verilmesine,
2- SGK’ya müzekkere yazılarak davalı şirket ve diğer şirketlerin ve davalı ile diğer şirket ortaklığının işyeri adres bilgileri ve işveren bilgileri ile varsa işverenler arasındaki ilişkiyi gösterir bütün kayıtların mahkememize gönderilmesinin istenmesine,
3- TSM’ye müzekkere yazılarak davalı şirket ve diğer şirketlerin ortak, kurucu, şubeleri ve faaliyet alanlarını gösterir bütün ticaret sicil kayıtlarının gönderilmesinin istenmesine,
4- Diyarbakır 3. İş Mahkemesinin hizmet tespitine ilişkin …… esas sayılı hizmet tespitine ilişkin davanın bekletici mesele yapılmasına, mahkemesine müzekkere yazılarak dosyanın akıbetinin sorulmasına,
Bu nedenle duruşmanın 12/05/2022 günü saat 09:30’a bırakılmasına karar verildi. 11/01/2022
* * *
Bakınız, sevgili okurlar.
Bize göre ve aynı bizim görüşlerimiz paralelinde birçok hukukçunun tespitlerine göre…
Böylesine yargılamanın yapılması “öküzün altında buzağı” aramaktan başka bir şey değildir.
Karşı tarafın rantiyeci avukatlarının “ne kazanırsak kardır” örneğine uyarak davalı şirketi sorumlu tutup tazminata mahkûm etme hali çok düşündürücüdür.
Zira dosyada mevcut olan davalı şirketin zaten ticaret sicil belgeleri vardır.
Yani şirketin kime ait olduğunu ve ortaklarını, hisselerini belirten resmi belge mevcut…
Hem de devletin mührüyle ispatlıdır.
Adı geçen diğer şirketlerin hiçbirinin bu davalı şirketle ticari alakası olmamakla beraber, illaki davayı geciktirme düşüncesiyle yola çıkıp karşı tarafın tüm buyruklarına “evet” demek şekli, masumiyet içermediği gibi hukukla da bağdaşmıyor..
Öyle anlaşılıyor ki imzalı, tespitli resmi evraklar zaten dosyada mevcuttur.
Türkiye’nin bir hukuk devleti olma şeklini ortaya çıkarmak için bu işin peşini bırakmayacağız.
Devam edecektir.
En derin saygı ve sevgilerimle.