KÜFÜR HEYKELLERİNİN BİR BİR YIKILIŞI!

Evet, sevgili dostlar.
Bilindiği üzre insanlık tarihinin kuruluşundan günümüze dek hatta kıyamete dek çarpışa gelen iki ana unsur vardır.
Hak ile batıl..
Zulüm ile adalet..
Küfür ile iman…
İşte tarihi bu gerçekler insanları da ikiye bölmüştür.
Yani, Batıl ile küfür!...
Zulüm ile abad olanların sonu pislik çukurlarına yuvarlanıp gömülmesidir.
Hak, adalet, iman ve tevhid ile yaşayan diğer kısım ise insanlığın hak ettiği yüksek-muallâ makam ve mercilere tırmanarak yükselişle gidiyorlar.
Hiç kimse bunu inkâr edemez.
Ve bunun sonucunun adıda "a’la-i illiğin" denilen yüce zirvelere tırmanarak yer almaları, diğeri ise esfeli-safilin denilen cehennemin en derin çukuru.
Bu yalnız öbür dünyaya yönelik değil bu dünyada dahi "hak eden bulur" derler ya hak ettiği yere ulaşır.
İnsanlık denilen varlık; yeryüzünü donatan, yöneten, idare eden beni beşer topluluğunun adıdır.
Yeryüzünü adaletle, hakkaniyetle, hukukla yönetenlerin sonucu yüceliştir, şereftir, haysiyettir ve izzettir.
Zulümle, küfürle, batıl ve dayatmaya yönelik ceberuti kanunlarla insanları inim inim inletenlerin yeri de sonuç itibariyle yok olup derin badirelere yuvarlanıp gitmektir.
İnsan dünyasında artık küfrün, inkârın, mezalimin, derbederliğin yıkılış başlangıcı 1979'lü yıllarda İran’dan başladı.
İran ateşperest, inkârcı Sasani Devletinin çağımızın bir numaralı diktatörü İran Şahı Riza Pehlevi idi.
İran’daki Müslümanlara yıllar yılı kan kusturan, inanan ulema kesimlerinin birçoğunu asarak, keserek ya da batıya sürgün ederek kendince huzur buluyordu.
Kendini böylece rahat ediyordu.
İran Şahı Rıza Pehlevi Amerika’nın, batı dünyasının ve Mısır firavunlarının piyon ve ajanıydı.
İİngiliz politikasını uygulamakta birinci sırada firavun tinetli bir köleydi.
Ama gün geldi hak tecelli etti, hak ettiği yere yuvarlanıp gitti.
İran o günden bugüne dek insanlığa yakışır bir rejimle yönetilmektedir.
Ondan sonra sıra Irak diktatörü olan küfür ve emperyalizmin değişik görüntülerinin baş temsilcisi ve insan kanı ile kendini tatmin eden, haz bulan megalomanyak durumundaki bir hain nihayet devrildi.
Çağdaş yeryüzündeki pisliklerin baş temsilcisi durumunda olan heykeli patronları durumunda olan Amerikalılar tarafından yıkıldı.
Ve Irak her ne kadar şimdiye dek tam manasıyla devlet dengesi oturtturulmamış ise de ama bana göre en büyük başarı o küfür ve dikta heykelinin yıkılışı olmuştur.
Irak ülkesi de inşallah en kısa zamanda yine kendini tarihinin hak ettiği yere oturtturacaktır.
Bundan sonra da bildiğiniz gibi sıra 23 senelik gibi uzun bir sürece sahip Tunus'a geldi.
Halkına kan kusturan mezalimin en iğrenç biçimini yağdıran Zeynul Abidin bin Ali isimli hain bir diktatörün sonu geldi.
İnşallah, bu süreç devam edecektir.
İslam dünyası yavaş yavaş uyanmaktadır.
Halk hak ettiği yerini alarak, çağdaş küfrün ve inkârcı, temsilcilerin daha nice heykellerini yıkacaktır.
Öyle inanıyoruz ki, devriminin adını şimdilik "YASEMİN" olarak takan Tunuslu direnişçiler, Mısır’daki mazlum, mütedeyyin, mustazaf milletine de sızdıracaklardır.
Zira yıllar yılı tek adam yönetimi Mısır’ın diktatörü Hüsnü Mübarek’in mezalim çığlıkları dünyayı inletmiştir, kendisi de na mübarek olmuştur.
Ortadoğu’daki son yüzyılda yani Osmanlının yıkılışından hemen sonra bölünüp parçalanan İslam dünyasının başına getirilen birçok lider İngiliz siyasetinin birer piyonları, ajanları durumunda olduğu gibi dünya emperyalist siyonizminin de birer köleleri durumuna girmişlerdir.
Ve onların himayesiyle işbaşına gelmişlerdir.
Ortadoğu’yu ve İslam dünyasını bölük pörçük etmek suretiyle birkaç devletçik durumuna soktular.
Böylece haçlı batı emperyalist ülkelerini arkalarında birer güç olarak gördüler.
Ve Allah’a değil onlara dayandılar..
Tıpkı Türkiye’mizdeki cumhuriyetçi geçinen altı oktan üretilen sistemin mevcudiyeti gibi…
Bu kokuşmuş sistem Türkiye’yi de artık yavaş yavaş hareketlendirmeye yönelik yepyeni bir diriliş, meşru ve sağlam zeminde bir direnişe doğru uyanış hissediliyor.
Evet, İran başta olmak üzere küfrün, inkârın, inadın heykelleri bir bir yıkılmaya yüz tutmuştur.
Sıra Mısır’da daha sonra Libya’da daha sonra da darısı antidemokratik mezalimlerle yönetilen ülkelerin başına…
Zaten Üstad Bediüzzaman Hazretleri buna işaret ederek şöyle buyurmuştur;
"Ümit var olunuz, semavat ve zemini asya behe mahal teslim olur, yedi-beyza’i İslam’a"
Asya kıtasında bulunan toplumların yönetimleri, karanlık küfür heykellerinin elinden alınarak İslam’ın beyaz eline teslim edilecektir.
Zaten belirtiler de bunu gösteriyor.
Nitekim üç günden beri Türk medyasının birinci sayfalardan büyük puntolarla verdikleri Tunus diktatörünün yıkılışı onu gösteriyor.
Deneyimli yazar Abdurrahman Dilipak dünkü köşesinde şöyle diyor;
"TUNUS’TA YENİ BİR BAŞLANGIÇ"
"Ve bir diktatörlüğün daha sonu…
Tunus’ta halk iktidara el koydu.
Devlet başkanı Zeynul Abidin bin Ali ülkesini terk etti.
Önceki gece Malta’ya ikmal için inmek maksadıyla izin istedi; ama kabul edilmedi.
Rotasını İtalya’ya çevirdi, İtalya kabul etmeyince Fransa’ya yönelen bin Ali’yi Fransa’da kabul etmedi.
Bir diktatör sığınacağı ülke arıyor.
Son bir hamleyle rotasını daha sonra Katar’a çeviren bin Ali’yi en son Suudi Arabistan yönetimi kabul etti ve uçak Cidde havaalanına iniş yaptı.
Kendini Tunus’un tek adamı olarak gören tek parti dönemi CHP’yi ve yakın zamanın BÇG’sini örnek alan bin Ali’nin siyasi hayatı burada noktalanırken, sürgündekiler de Tunus’a dönmeye başladı.
Hapishaneler boşaldı ve halk sokaklarda bayram yapıyor.
Tunus’ta birkaç hafta önce bir seyyar satıcının tezgahının elinden alınması ile başlayan olaylar durmak bilmedi.
Bilgisayar mühendisi Muhammed Bouzi adlı 26 yaşındaki işsiz gencin sebze ve meyve tezgâhına 17 Aralık’ta polis tarafından el konulması ve dövülmesinin ardından protesto için kendini yakmasıyla başlayan olaylar devrimle sonuçlandı."
Bu şekilde belirten Dilipak’ın demek istediği şudur ki, Türkiye’deki altı oklu Cumhuriyet Halk Parti rejimi ve bunun bünyesinde oluşa gelen askeri vesayet ve darbeler, cuntalar ve Batı Çalışma Grubu gibi karanlık odaklar Tunus, Mısır, Libya diktatörlerine bir dayanak noktası olmuştu.
Zira bunların da Türkiye’deki karanlık oluşumların dayanak noktaları neresi ise Türkiye’den ayrılıp bölük pörçük haline gelen bu tür devletçiklerin başına getirilen diktatörlerin varlıkları da aynı paralellik arz etmektedir.
Komplo teorileri hazırlayan, kurtuluşu kavga ve kanda bulan bu tür dayatmalar artık son bulmalıdır.
Tunus’ta öfke dinmiyor.
Devriminin adını Yasemin koyan Tunus halkı 23 yıldır ülkeyi tek başına yöneten diktatör devlet başkanı bin Ali’nin kendi ülkesini terk etmesiyle eylemlerine Yasemin adını koyan halk bir türlü sakinleştirilemedi.
Halk eski sömürgeci Fransızlara ait mülkleri yağmaladı.
Ve bu hareket Cezayir’e de sıçradı.
Öyle görünüyor ki, Mısır’a da sıçrayacaktır.
Kuzey Afrika’da son günlerde meydana gelen küfür heykellerinin devrilip yıkılışı; İslam dünyasının geleceğine bir umuttur, tesellidir.
Türkiye’mizde de yıllardan beri yaşanmakta olan çeşitli terör örgütlerinin varlığı ve sonuçta ülkeye yaşatılan kan, kavga, kargaşa ve askeri dayatmanın sonucu da bunu gösteriyor.
Demokratik hukuk ilkeleri içerisinde gelen giden yönetimler ne kadar iyi niyetli olurlarsa olsunlar, bir türlü halkın iktidara getirdikleri düzeyde halkına cevap vermeyişi bu karanlık tablonun bir göstergesidir.
Bakınız, sevgili okurlar.
Yıllardan beri yani 27 Mayıs 1960’tan tut günümüze dek Türkiye hep CHP’nin sembolize ettiği altı okun vesayetiyle kalkıp oturuyor.
Halk ne kadar demokrasi ve hukuk düzeyine ülkeyi oturtturmak istiyor ise de bir türlü kendini komplo teorilerinden deccaliyet anlayışlarından, birçok karanlık kurullarının dayatmalarından kurtaramıyor.
Son örnek birkaç yıldan beri Türkiye gibi büyük bir ülkeyi bölünme noktasına getirilen bu tür karanlık teşebbüslerin varlığı devletin bazı hassas kurum ve kuruluşlarından oluşuyor.
Yargısından tut, yargının antidemokratik kararlarından tut, askeri vesayete kadar, Ergenekon terörünün ülkeyi kan gölüne getirme tehlikesiyle balyoz darbesine kadar.
Daha dahası da son CMUK’un 102. maddesine dayanarak 1000 kişilik bir tahliye sağlanması…
Ve bu olayın gerçek yüzü de yavaş yavaş su yüzüne çıkıyor.
Dünkü yazılı medya şöyle ifade ediyor;
"TAHLİYELER BİR YARGI KOMPLOSU"
"Yargı eliyle gerçekleşen büyük firar herkesi şoke etti.
Kayıplara karışan 188 cinayetin faili 9 Hizbullahçının tahliyesine siyasetçiler ve uzmanlardan çok sert tepkiler geldi.
Diyarbakır Başsavcılığı’nın Hizbullah davası için Yargıtay’ı iki ay önce uyardığı ortaya çıktı."
"Provakasyonlar hazırlanıyor"
Uluslar arası Stratejik Araştırmalar Kurulu Koordinatörü Doç. Dr. Sedat Laçiner, Hizbullah tahliyelerinin yargının hükümete komplosu olduğunu söyledi.
Eski bakan Sami Türk de "Yargıtayın hali perişan" diye konuştu.
Emniyet İstihbarat Dairesi eski Başkanı Bülent Orakoğlu da "Ergenekon ve Kürt Sorunu" başlığı altında şöyle diyor;
"Derin devletin AK Parti’yi iktidardan düşürmeye çalıştığını vurguluyor..
Ülke karıştırılmak isteniyor.
Ergenekon operasyonu etkisizleştirilip Kürt Sorunu’nun çözümü baltalanmak isteniyor" diyor..
Evet, sevgili dostlar.
Hal’i alem meydanda.
Başta ifade ettiğimiz gibi hakla batılın, küfürle imanın, deccaliyetle mehdiliğin çarpışması insanların yeryüzüne geldiği günden başlamıştır.
Zulüm ve dikta karanlığına karşı yüreklilik gösterip dik duran Müslüman, inanmış milletler hiçbir zaman mağlup olmazlar.
Geçici bir süreç olarak bir yerlere karşı yenik düşme tehlikesi yaşıyorlar ise de ama sonuç Peygamberler silsilesinin yeryüzünde elde ettikleri başarılar ve getirdikleri kurtuluş reçeteleri inşallah çağımızdaki inananlara da nasip olacaktır.
En derin saygılarımla.