POST MODERN İNSANSIZ VE ALLAHSIZ BİR DÜNYADAN GEÇİŞ SÜRECİNDEYİZ!? (III)

Yazı başlığımız yerini koruyor, sohbet serimiz ise mevzuların ekseninde aynı minvalde devam ediyor! Dün de ifade ettim; ülkenin ve milletin yaşadığı travmatik hali, yazı başlığımız özetliyor.. Çünkü “her bir harfin ve kelimenin” kendisine özgü tarihsel açılıma sahip olduğu gibi, Türkiye’nin yarınları için de; “tehlike çanlarını” çaldırıyor..

***

Özellikle ülkede siyasal seyir, partilerdeki “kısır” çekişme ve toplumun milli ve yerli değerlerinden uzak anlayışın yarattığı atmosferin hâkimiyeti “tehlikeli ve zifiri karanlığı” işaret ediyor… Hazin olan şudur ki; “dün olduğu gibi bugün de” ülke idaresinde bulunan veya talip olan, ister iktidar, ister muhalefet yekûn şekilde “deve kuşu” misali… Ama nereye kadar?!

***

Gerek şahsım gerekse de, yayın grubumuz olarak üstlendiğimiz misyon “hak davayı” savunmaktır.. Bugün değil, çeyrek asrı aşıp, nerdeyse yarım asra merdiven dayayacak zaman dilimi içerisinde; temel ilkelerimizden taviz vermedik.. Tek gayemiz; “ülkenin ve milletin” sosyal, siyasal, ekonomik ve tabii ki manevi yönde, inanç noktasında “İslam davasını” hak bilerek, onun bütünlüğünü sağlayabilmektir…

***

Bu bir misyondur!.. Ve biz bu misyonu, siz değerleri okurlarımızla paylaşıp, yaşamak istediğimiz gibi!.. Bu çerçevede ele aldığımız, kamuoyunu ilgilendiren, toplumun günlük hayat akışını etkileyen, ister pozitif ve ister negatif yönde olsun; meseleleri “Kuran-ı Kerimin” ışığında, iman şuuruyla sorguluyoruz…

***

Şunu da net ifade edeyim!.. Velev ki, zülfüyâra dokunsa da bedeli ağır olsa da “gerçeklere” gözümüzü kapatmayız! İşte bu iman şuuruyla diyoruz ki ülkenin ve insanların “hal-i durumu” hiç de sağlıklı değil, perü-perişanlıkta gemi azıya vurmuştur… Ve bu gemi azıya vurma halimiz, salt bugüne özgü değil; yılların dayattığı sürecin getirmiş olduğu sonuçtur…

***

Çünkü dün olduğu gibi bugün de güncelliğini koruyan mezalim ve antidemokratik hukuk dışı silsileler, hep “varlık” göstermiştir.. Yer ve zaman noktasında semizlenmiş, palazlanarak büyümüştür.. Ki görünen görüntü odur ki; bu seyir daha devam edecektir… Bu sistem, bu rejim ve siyasetin “milli ve yerli” olmayan dış orijinli ruhu, “kaygan bir zeminde” ülkeyi ve milleti yürütmektedir.. Siyaset aldatıcı kavram ve söylemlerle; “toplumu” algı operasyonuyla, aldatmaktadır…

***

Öyle inanıyorum ki ortaya koyduğumuz tez, kaleme aldığımız meselelerde “bize hak verdikleri” gibi, nelere dikkat çektiğimizi de anlıyor ve katılıyorlar… Zaten, günlük hayatını idame etmede “nelerin kendisini prangaladığını” görüyor, yaşıyor ve biliyor.. Evet, olup-bitenin baş müsebbibi de mevcut siyasetin, sistemin köhneleşmişliğidir.

***

Siyasetçilerimiz!  “Şiddet sarmalı” içerisinde, kin ve garezin istibdadındalar… İster iktidar olsun, ister muhalefet olsun birbirini ağır bir şekilde enva-i mevzuda itham ederken yalnız sözde de kalmıyorlar! Artık, fiili saldırıya geçiyorlar.  Galiz küfürler, yumruklaşmalar.  Boks ringindeki boksörler gibi.. İşte önceki akşam yaşananlar.. Milletvekilleri arasındaki yumruklaşma.. Milletvekili komada, durum ağır… Hatırlarsak birkaç sene evvel bir Şanlıurfa Milletvekili yine yumruklaşmadan dolayı hayatını kaybetmişti.

***

Hal bu iken, sormak gerekmez mi, “Türkiye Büyük Millet Meclisine” bu tablo yakışıyor mu?! Halkın reylerini alıp, mebus seçilen Milletvekiline, “mecliste öldüresiye kavga etmek, şiddet uygulamak,” yakışıyor mu?! Gerçekten yakışmıyor… Türkiye’nin siyaseti böyle mi olacaktı? Biz bunu söylerken, kendimizden değil, kamu vicdanı adına tespit ediyoruz, not ediyoruz ve söylüyoruz.

***

O büyük Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin dediği gibi;

“Bu hal muhal.

Ya yeni hal ya izmihlal.”

Ya Türkiye kendine çekidüzen verecek veyahut da bu anlayışla yok olup gidecek.

Kimse kusura bakmasın; hakikat bu!!!.

Bizim hatırladığımız kadarıyla 1960’lı, 1970’li yıllarda Suriye aynı manzarayı yaşıyordu.

Aşırı derecede solcu, Marksist, Dürzî, Nusayrî bir partinin hegemonyası içinde Suriye çalkalanıyordu.

İktidarda olan ise tıpkı AK Parti gibi muhafazakâr geçiniyordu.

Ama değildi.

Müslüman geçinen siyasetçilerin İslam’a yönelik hiç de samimi bir yaşam tarzları yoktu.

Keza Irak da öyleydi.

Orada da baasçı bir partinin dayatmasıyla bir vesayet hareketi söz konusu oldu…

Onu da İsrail körüklüyordu.

Bu her iki sosyalist, baasçı partinin körükleyicisi İsrail, Amerika ve diğer batı emperyalizmiydi.

Nihayetinde o iki ülkeyi elinde tutan muhafazakârlar ne yazık ki; hem kendilerinin hem de ülkelerinin “sonunu getirdiler?”

Ve her iki ülkede de aşırı solcu, baasçı, Marksist partiler, iktidarı ele geçirdi.

Ama çok büyük mezalim yağdırdılar.

Sonuç itibariyle bugün Irak, Amerika’nın süngüleri altında.

Suriye de bir köşesi Rusya’ya, bir köşesi Fransa’ya, ortası İngiltere’ye ne idüğü belirsiz bir devletle karşı karşıya Suriye halkı.

Ülkede kimse de kalmadı.

Avrupa’ya ve Lübnan’a kaçtılar.

Maymun karakterli, ama insan kılıklı solcu bir lider var orada.

Sözüm ona lider diyoruz.

Nerdeyse ülkeyi yok etti..

Biz de aynı bu şekilde Türkiye’nin 30-40 yıldan beri solcu, Marksist, temelsiz ve din düşmanlığı yapa gelen bir CHP ile karşı karşıya olduğumuzu söylüyoruz…

Hem devleti hem de milleti, asimile etti!..

***

Bakınız, önceki akşam Ömer Büyüktimur’un “Kainatta İnsanın Rolü” programında konuşurken müdavim izleyicilerimizden bir vatandaş aradı ve dedi ki “siz hakkı konuşuyorsunuz, sizi tebrik ediyoruz. Tespitleriniz kitap gibi yerli yerinde.”

Bizim bildiğimiz kadarıyla 1924 anayasası sayesinde iktidara gelen CHP ve CHP hükümetinin Başbakanı İsmet İnönü idi.

İsmet İnönü’nün hala da gerçek kimliği ortada yok?

Misyonu meçhul…

Bir türlü açığa vurulmamakla beraber, 1927, 1928’lerde Selanik Yahudi devşirmelerinden tutun da, Ermeni ve Marksist kimlikli yüz bin insanı devletin temeline ‘sızdırarak” yerleştirdi.

İşte kasıtlı olarak Avrupa’dan ithal edilmiş olan o piyon ajanlar, devletin en ücra köşesine kadar yerleştirildiler ve melanetlerini gençliğimize enjekte ettiler.

Nitekim tarih süreci içerisinde devletin çok önemli kurum ve kuruluşlarına baktığınızda,  denir ya elini nereye atarsan elinde kalır misali bir hal var?!.

“POST MODERN İNSANSIZ VE ALLAHSIZ BİR DÜNYADAN GEÇİŞ SÜRECİNDEYİZ!?” ifadesi, bizim bu söylediklerimizi tümüyle kanıtlıyor, destekliyor ve onaylıyor.

Hani diyorlar ya;

Balık baştan kokar.

600 kişilik bir potansiyele sahip Meclisin, topluma karşı yumruklaşmaları, küfürleşmeleri, acaba bu milleti nereye götürüyor diye sormamak gerekmez mi.!  Ya da elde mi böyle bir soruyu sormamak!…

Çünkü kurgulanan siyaset, kabul ettirilen bir anayasanın temeli ve dayanak noktası “dinsizlik üzerine” kurulmuştur…

O  dinsizliği de; “laiklik” libasıyla, kamufle ediyorlar..

İnsanların kalbinden İslami kavramları silip, küfür kavramlarını yerleştirmeye çalıştılar.. 1,5 asırlık döneme baktığımızda bunu görüyoruz.. Ki aynı bu hali yaşıyor.

Adil olamaz.

Hükümran da olamaz.

Topluma karşı sözleri geçerli de olamaz.

Ancak dayatmayla olabilir.

***

Her zaman yazıyoruz; sistemin adalet mekanizması doğru bir terazide değil..

Tartı bozuk…

Nerdeyse dökülüyor..

Kimse kusura bakmasın.

Rant ön planda…

Mahkeme yargıçlarını ayarlama ustalığı apayrı bir hal.

Hele hele tümüyle ranta dayalı bir iş kanunu ve o iş kanununun dayatmasıyla seçilen hâkimler ve karşı tarafın savunma avukatlarının “yalana sarılma” halleri…

Hele ki bilirkişi rezaletleri…

İnanın yaşanan hallere “hukuk demek” için akıl yoksunu olmak gerekir…

İşleyiş hukukun semtinden bile geçmiyor.

Verilen hüküm peşinen zaten kendini ele veriyor.

Hâkimin tutumu, bağımsızlık değil, tam manasıyla bağımlı olma halini ifşa ediyor!.

İşte bizim bildiğimiz kadarıyla hukuk bu değildir.

Bakınız, önceki gün Diyarbakır’da bir iş mahkemesine, işveren sıfatıyla avukatımla beraber gittim!.

Yapılan duruşmada karşı tarafın avukatı olan zatın yalandan ibaret şahitler göstermesi ve mahkemenin de o şahitleri dinlemesi bize göre hukukun yüz karasıdır.

Onu kabul etmek zillettir ve rezalettir.

Zira davalı ile davacı arasındaki olup bitenlerde tanık olarak gösterilen zevatın, illaki tarafsız olması lazım.

Yalan söylemekten Müberra olması lazım.

Ancak bu itibarla tanık olabilirsin.

Oysaki gösterilen tanıkların davalılar hakkında özellikle toplanılan ve hepsinin de davalıyla husumetli olduğu bilinirken, “tanık olarak” dinleniliyorsa vay ki vay!…

Ki yasa da açık.

Ama hâkime hanım, gözünü kırpmadan o şahitleri dinliyor, önem veriyor ve zapta geçiriyor söylediklerini!.

Avukatlar her ne kadar bunları hatırlatıyor ve “hâkime hanım bu yanlış bir tutumdur” demesine rağmen illaki o vebalin altına giriyor.

Buna gülmek mi lazım, ağlamak mı lazım?

Bilemiyorum…

Gerçekten çok düşündürücü bir işleyiş!!!

En derin saygı ve sevgilerimle.