TEK GAYE VE ANA AMAÇ; YEPYENİ BİR TÜRKİYE!?
Sevgili okurlar.
Üç gün üst üste ; “TARİH GÖSTERDİ Kİ “KURTARICILIK” LİBASI GİYDİRİLMİŞ NİCE HIYANETLER YAŞANMIŞ!?” başlığı altındaki yazı serimize nokta koyuyoruz..
Yeni bir başlık altında hasbıhalimize devam ediyoruz.
Bugünkü başlığımız;
“TEK GAYE VE ANA AMAÇ; YEPYENİ BİR TÜRKİYE!?”
Başlığın muhtevası önceki yazı serilerimizle paralellik arz ediyor..
İfade değişikliği varsa da anlam daha geniş ve kapsamlıdır.
Evet, sevgili okurlar.
“Yepyeni bir Türkiye” diyoruz.
Ama önce, geçmişimizi bize hatırlatan çok önemli olaylara bakmamız gerekir...
Hani diyorlar ya;
“Tarih tekerrürden ibarettir.”
Bu ifade tarihsel olarak yaşanan ve yaşatılan hadiselere “cuk” diye oturuyor..
Çünkü hakikatler orta yerde cereyan ediyor...
Her ne kadar; yalan söyleyen tarih kendisine has libas giydiriyorsa da; her şey aşikâr…
Hep ifade ediyorum...
Mevcut olan ve ders kitaplarımızda gençliğimize okutulan tarih Türkiye’nin gerçeğini yansıtmıyor.
Hele hele milletimizin ananelerini, yani gelenek ve göreneklerini hiç ama hiç yansıtmıyor.
1443 yıl önce Medine’de kurulan İslam devletinin ruhunun semtinden bile geçmiyor.
Bu itibarla diyoruz ki;
Yüz veya yüz elli yıl içerisinde tüm İslam dünyasına yutturulmak istenen batının batıl medeniyetine dayalı, milletin milli iradesinden uzak, milleti fersah fersah dinsizleştirmeye çalışan bu kirli oyunlar ancak Londra ve Paris kaynaklıdır, bu plana artık son vermek gerekir.
Yeni bir direnme ruhuyla Kur’an gerçeğine dayalı İslam kültürüyle donatılmış bir gençlik filizlenmeli!...
İşte bu gençliğin adı da yepyeni bir Türkiye olsun.
Osmanlı İmparatorluğunun 624 yıllık cihangir bir devlet hükümranlığını sürdüren o büyük devlet adamları Salatin-i Osmaniye’nin (Osmanlı Padişahlarının) hal, hareket ve inançları doğrultusunda uzun ömür yaşayan Osmanlıyı, Türkiye’de yeniden filizlendirmek gerekiyor...
Medeniyetini, ilim ve irfanını, gerçek kültürünü, cihad ruhuyla donatmış cesaret dolu yüreklerin varlığını istiyoruz.
Bu paralelde tabiatıyla gerçek bir barış, kardeşlik, özgürlük ve eşitlik sağlanmış olur...
Bu kavramlar İslam’a ait kavramlardır.
Ama ne yazık ki Osmanlı batılılaşma hamlesine girmek istediğinde bu İslam’ın malı olan üç kavram kullanıldı...
Yani musavat (eşitlik), uhuvvet (kardeşlik), hürriyet (özgürlük)…
Bu her üç kavram toplumsal barış ve kardeşlik inancını bünyesinde taşıyor.
Ama ne yazık ki bu her üç kavramı da Jön Türklerle, Ermeni çeteleri Osmanlıda kullanabilmişler ve Osmanlıyı bu algıyla, yok edebilmişlerdir.
Bu itibarla yeni bir Türkiye dediğimizde yeni bir medeniyetten bahsediyoruz.
Batı dünyasından ithal edilmiş tek dişi kalmış canavarların medeniyeti değil, çürümüşlük değil, hıyanetliklerle dolu kültürü değil, kuzunun postunu giyen kurtlar şebekelerinin yönetimini değil, melaike ruhunu taşıyan bir toplum, bir devlet ve yönetim istiyoruz...
Sevgili dostlar.
Tarih sayfasına baktığımızda, yüz yıldan beri mevcut Türkiye’mizin bin yıllık tarihinden uzaklaştırılmış halini görüyoruz!...
Ki aşikâr bir şekilde önümüzde!
20 yıldan beri iktidarda olan muhafazakâr ve milletin emanetini omuzlarında taşıyan inançlı bir Cumhurbaşkanına rağmen; “arıza-i durumlar” söz konusu!…
Malum devletin mihveri, dönen çarkları arasına yabancı parçalar girdiğinde o mekanizmanın dişlilerini tamamıyla körletir, o medeniyet fabrikası da doğal olarak muattal kalır.
Kaos ve sisli atmosfer oluşur...
Millet neyi ararsa bulamaz, her attığı adım hayal kırıklığıyla son bulur...
Devail-i devliye denilen önemli bazı kamu kurum ve kuruluşlarındaki çalışma stilleri de ne yazık ki köhne düşünceli bazı bürokratların hâkimiyetiyle; atıl halde bulunuyor...
İşlevsiz..
Adalete bakıyorsunuz.
Hukukun üstünlüğünün esamisine rastlayamıyorsunuz.
Zaptiye birimlerine yani güvenlik teşkilatlarına bakıyorsunuz.
Daha bir beteriyle karşılaşmak zorunda kalıyorsunuz.
Kurtarıcı şerefli Türk Silahlı Kuvvetlerinin ciddiyetine bakıyorsunuz.
Milletin son derece güvendiği bir kurum olmakla beraber, ne yazık ki zaman zaman hala da 28 Şubatçıların izlerine rastlayabiliyorsunuz!.
Siyasete bakıyorsunuz.
Politik oyunlar, toplanan gizli mahfellerde gerçekleşiyor.
Ortaya çıkan ittifaklar, nerdeyse tümüyle yersiz kalıyor, milli olmuyor.
Derinden araştırma yapılırsa, siyasi partilerin önemli bölümleri dış mihraklara bağlıdır.
Tıpkı Osmanlının son döneminde Sultan Abdülhamid’e yaşatılan kirli unsurların varlığı gibi.
Kimler başı çekiyordu...
Jön Türkler, Ermeni çeteleri ve Siyonist devşirmeler..
Paris ve Londra’da devleti devirmek için toplanan ve organize edilen kongreler gibi..
Bugün nerdeyse aynı uzantı mevcut rejimimizin bünyesinde, gizliden de olsa varlığını idame ederek, dumanlı ve puslu havayı bekliyor..
Onun için devlet, gerçek adımlarını bir türlü atamıyor.
İktidarlar ne kadar iyi niyetli olursa olsun, muktedir olamıyorlar!
Muktedir olamayınca da, kendilerini mezalimlikler silsilesinden kurtaramıyorlar...
Onun için yüzyıllık bir geçmişe bakıldığında her şeyi tüm çıplaklığıyla, görebiliyor ve yakalayabiliyoruz.
* * *
Bakınız, sevgili okurlar.
Üç dört günden beri 28 Şubat’ın, Türkiye’ye ve Türkiye insanına, ne tür zulümlerin, mezalimlerin, kanlı, vahşi, canice hadiseler yaşattığını, ucube bir kimliğe sahip olduğunu yazıyoruz, çiziyoruz ve dillendirmeye de devam ediyoruz..
Nitekim dünkü yazılı medyanın sürmanşet ve manşetlerine göz attığınızda; 28 Şubat dehşeti unutulmaz, unutulamaz diyor insan...
Manşet haberin başlığı aynen şöyle..
“28 Şubat’ta ailemle tehdit edildim”
Bu ifade eski başbakanlardan ve Refah Yolun bir yıllık hükümetinin Başbakan Yardımcısı Sayın Tansu Çiller’e aittir.
Tansu Çiller, gerçekten kadınlık şeref ve haysiyetine yakışır ağır başlı bir insan olma seviyesinde yaşayan birisi.
Başbakanlık döneminde de onun hakkında kişisel ranta dayalı olsun veyahut uygulamalarında çifte standart var gibi herhangi bir dedikoduyla karşılaşmadık.
Hala da o vakarını muhafaza eden bir devlet insanı olarak tarihe geçmiş bir hanımefendi.
Dünkü Yeni Şafak Gazetesine verdiği bir demeçte şöyle diyor;
“28 Şubat’ta ailemle tehdit edildim.
Darbe projesinin hedefi Refah partisiydi.
Ancak DYP de fiili hedef oldu.
Hükümetten ayrılmam için tehdit aldım, bize sadece partiniz parçalanır demediler, ailenizden şu gider, bu gider dediler.
O zaman ipim cebimde, ne yapacaksanız bana yapın dedim.
İki evladım ve eşim üzerinden tehdit aldım.
DYP’yi parçalamak üzere bizden ayrılanlarla derleme toplama partisi yani Demokrat Türkiye Partisi olarak isimlendirdiğimiz parti kuruldu.
Milletvekillerimiz ANAP’a transfer edildi, aman yapmasınlar demesi için yolladığım milletvekili bile onlara katıldı.
Çünkü gidenin önüne dosya koyuluyor, tehdit ediliyor, ya da menfaat teklif ediliyordu.
Netice itibariyle demokrasi katledildi.”
Bu ifadeleri kullanan Sayın Tansu Çiller, gerçekten tarihin gerçek yüzünü anlatıyor.
Ve Türkiye’de yüz yıldan beri ne kadar dış mihraklara bağlı devlet, millet, vatan aleyhinde gizli çalışma unsurlarının varlığını bir ölçüde, tekrar afişe ediyor...
Bu nedenle diyoruz ki;
Türkiye’nin yeni bir medeniyetle yeni bir yaşam gerçeğiyle, tüm bunların başını çeken de İslam medeniyeti ve pırıl pırıl imanlı bir gençliğin yetiştirilmesiyle yola çıkması gerekir.
Aksi takdirde o seçim gelir, bu seçim gider, şu lider gelir, öbür lider gider; kısır döngü içerisinde ülke ve millet olarak “medeniyetimiz ve kültürümüz” noktasında, kan kaybetmeye devam ederiz!..
Yüzler ne kadar makyajlanırsa makyajlansın, illaki kısa bir süreç içerisinde o makyaj silinir, düşer...
Dökülen makyajdan geriye kalan buruşuk yüzlerle ülke ve milletin karşı karşıya kalması kaçınılmazdır.
En derin saygı ve sevgilerimle.