TÜRKİYE’DE EN BÜYÜK SORUN SİSTEM MUAMMASI!

Evet, sevgili okurlar.

Sayın Başbakanın, tüm samimiyetiyle ülkeyi bir yerlere getirmek için çalışmakta olduğundan kimsenin kuşkusu olmasın.

Ancak her alanda tüm çalışmaların başarılı olabilmesi için devlet bünyesinde ciddi bir kadronun oluşturulması şart ve elzemdir.

Ciddi kadroların varlığı demek, toplumun gerçek kaderini çizen “şura” gerçeğinin oluşturulması kaçınılmazdır.

Ehliyetli insanlarca “şura sistemi” gerçekleştirilmediği müddetçe, Sayın Başbakanımız bu samimi çalışmasının 10 katıyla çalışsa bile ömrü de Hazreti Nuh’un ömrü gibi uzun olsa bile bir netice alacağına inanmıyorum.

Kendisi inanmıyor ki, kamuoyu inansın.

Çünkü sistem; mevcut anayasanın, önemli devlet kurumlarının vesayeti altında çalışmaktadır.

***

Başbakan, dün de Şanlıurfa’nın birçok ilçelerini ziyaret ederken özellikle Viranşehir ilçesinde halka seslenerek;

“Viranşehirliler, helâlını helal haramını haram olarak bilen insanlarsınız”

Gerçekten, helâlını helal, haramını da haram olarak bilen bir toplum muzafferdir ve ileridir.

Ama bunun da yapılabilmesi için önündeki engellerin kaldırılması gerekir.

Yani helâlını helal, haramını haram olarak tanımlayabilmesi için, önündeki vesayetçi anayasa aynı paralelde devletin bazı kurum ve kuruluşlarının bünyesindeki önemli olumsuzlukların olmaması gerekir.

Yani vesayetçi ve dayatmacı halin ortadan kaldırılması lazım.

Bu da gerçek demokrasiye dayalı yepyeni milli bir ruhun dirilişiyle olabilir.

Ama kimin ne yaptığı yanına kar kalıyorsa, “Benim dediğim dediktir” “Bulunduğum makam dolayısıyla dokunulmazlığım var” gibi düşünceye sahip olan bürokrasinin yetkilileri var olduğu müddetçe Başbakan ne yaparsa yapsın, ülkeyi biraz daha oyalamaktan başka bir şey düşünülemez.

Bizce böyle.

Hani demişler ya “Görünen köy kılavuz istemez” misali.

***

Muhterem Başbakan, üç gün evvel TRT’de basın mensuplarıyla yapmış olduğu mülakatta şöyle diyor;

“Yargının vesayeti başlı başlına bir sorundur.

Nice hâkim ve savcılar var ki benim dediğim dediktir, nasıl karar verirsem veririm ve rasgele aldığı kararlarla devletin çalışmasını engelliyor”

El hakk, gerçekten de öyle.

Tarihi CHP’nin koalisyon iktidarları döneminde Adalet Bakanlığı bünyesinde yeşeren ve yaşanan sorunlar gerçekten, vesayetçi generallerden sonra gelen bir vesayet unsuru haline gelmiştir.

Mehmet Moğultay’ların, Seyfi Oktay’ların yargının bünyesine sokuşturdukları kadro, tümüyle olmasa dahi denilebilir ki; maşallah, evlere şenlik, nazar değmesin (!)

İşte ideolojiye dayalı hâkim takdiri adına, hele hele hâkime hanım olsa kafayı takmışsa hızını almışsa rasgele karara basar.

Maddi tazminat paralelinde veya daha fazla manevi tazminata verdiği karar, hukuk ucubesi olarak nitelendirilirken elbette ki Yargıtay bunu yutmaz ve hemen bir temyiz dilekçesiyle bu kararı bozar ve bozma gerekçesi de hâkim, takdire dayalı yetkisini aşmıştır diye dosyayı yerel mahkemeye gönderir.

Daha neler neler?

Bu emsal deveden kulak bile değil.

* * *

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi “Düşünce ve düşünceyi açıklama özgürlüğü”nü açık ve net olarak 9. ve 10’üncü madde de açıklarken, özellikle Diyarbakır’daki efsanevi bazı savcılarımız basın özgürlüğünü hiçe sayarak dava açıyor.

Bu da ayrı bir tuhaflık…

Zira şikâyetçinin öne sürmüş olduğu iddiaların yersizliği belgelerle ispatlandığı halde, yine de ideolojik bir düşünceyle karşı tarafı mağdur etmek için iddianameyi hazırlıyor ise de çok dirayetli savcı ve hâkimlerin varlığı da gözardı edilemez ve beraat verilir.

Hele hele geçmişe yönelik Başsavcı Durdu Kavak’ın başsavcılığı zamanında soruşturma dosyasında nice sanıkların tanıklığa dönüştürülmesi de ayan beyandır.

Daha önceden Yargıtay’ın tespitiyle PKK’yla işbirliği içinde olduğu kesinlik kazanan sabıkalı bir kişiyi temize çıkarmak için “Arkadaşımdır” diye bir ilden diğer il’e adeta koşarak ifade vermek üzere gelen önemli bir makamı ihraz eden bürokratın mahkemeye gelip, durup dururken tanıklık yapması da sistemin ne kadar çürümüş olduğu Başbakanımızın malumu olmalıdır.

Bunlar devletin bünyesindeki görünen sisli, bulanık, baskılı vesayettir.

Hele bir de toplumsal bir ahlak çöküntüsüne bakılırsa görünen manzara bu akşam yani 31 Aralık’ı 1 Ocak’a bağlayan gecede Türkiye neleri yapmakla sabahlıyor.

Tüm kamuoyu bunu görecektir.

Kumarından tut, içkisine kadar, kadın pazarlamasına kadar, kadınlı erkekli gece kulüplerinde yapılan ciddi ahlakdışı yaşantılar?

İşte bu hal-i vaziyet Türkiye’nin tescilini açıklıyor zaten.

Evet, tüm bu anlattıklarımız deveden kulak bile değilken, AK Parti kulaklarını adeta bunlara tıkamış durumda.

Hala da bu sistemle, bu anayasayla, bu bürokrasiyle, bu vesayetçi kurumlarla devleti yönetmeye kalkışıyorsa da, bize göre yanılıyor ve hem de yanıltıyor.

Hiçbir sistem bu şekilde uzun ömürlü olamamış, hiçbir iktidar böylesine antidemokratik keyfiliklerle uzun ömürlü olamamış ve olacağı da mümkün değil.

* * *

Evet, unutmayalım ki Mısır’daki yüz yıllık çürümüş bir dikta rejimi yıkıldı, iki yıl içerisinde ülke biraz sıkıntılıydı ama bu bir gerçektir ki o Mısır’lı kahraman Müslümanlar teşkilatı hedefine ulaşmış durumda.

Devletin 1917’den günümüze dek General Abdulnasır’dan tut, Enver Sedat’lara kadar ve Hüsnü Mübarek’lere kadar tümüyle laikçi, vesayetçi, totaliter bir rejimle o milleti inim inim inletmiş, nice masum insanların kanı dökülmüş.

Ama karşılarında uyanan ve direnişe geçen bir toplumun varlığı söz konusu oldu.

Bugün, muhterem Muhammed Mursi, Şura (Danışma meclisi) heyetini kurarak artık devletin tüm kararları o Şura heyetinden geçiyor, daha sonra geçerlilik kazanıyor.

Aynı Mısır da Türkiye’deki gibi totaliterist bir rejimle ülkeyi yönetiyordu, ama hiç de sonuç alamıyordu.

Kulağının dibindeki bir avuç İsrail’in baskıcı vesayetinden kendini kurtaramıyordu.

* * *

Evet, sevgili okurlar.

Bildiğiniz gibi, bu akşam yılbaşı.

Yeni yılın başlangıcıdır.

Ama inanan bir ülke insanı olarak kendimizi tarihi Hıristiyanlık potasına sokup, onlara benzememizin bir âlemi yoktur.

Biz ne kadar kendimizi İslam’a karşı olanlara benzetirsek ve onların geleneklerini kendimize, ailemize uygularsak hem de resmiyetin paralelinde.

Bugüne kadar birçok şeyler kaybettiğimiz gibi yine kaybetmeye mahkûm olabiliriz.

* * *

Bakınız, sevgili okurlar.

Vesayetçi sistemin ortadan kaldırılması için mutlaka bir şura heyetinin yani danışma meclisinin kurulmasıyla ülke mutluluğa her alanda rahatlığa kavuşabilir.

Evet, bu görüşümüzü teyit eden kanıtlayıcı delil, Üstat Bediüzzaman Hazretlerinin “Sünuhat” isimli eseri.

Bize tarihi gerçekleri dile getirmektedir.

Üstadın bu veciz ve hikmetlerle dolu ifadesini sizinle paylaşmak istiyorum;

“Tarih bize gösteriyor ki, İslam âlemi ne derece dinine temessük etmiş ise (sımsıkı sarılmış ise) o derecede kalkınma ve terakkiyi elde etmiştir.

Ne vakit ki, dininde zafiyet, gevşeme ve fütur, yani vurdumduymazlık ve inancını geri plana bırakmışsa, o derece ahlaken çöküşe yönelik tedenni etmiştir (gerilemiştir).

Ama başka gerçek olmayan dinler öyle değil.

Batıl ve münharif (tahrifata uğramış) dinler olduğu için o toplumlar ne kadar o dinden uzaklaşmışsa, o kadar ilerlemişlerdir.

Ne kadar o dindeki batıl kilise taassubuyla yaşamışlarsa o kadar geri kalmışlardır”

Nitekim görünen şudur ki, toplumumuzun bünyesini işgal eden ve ülke insanının ahlakını derinden derine çökerten, birçok alanıyla terörün mevcudiyeti ve olumsuzlukların taşkınlığı, efkârı İslamiye’deki düşünce ayrılığı ve her kafadan çıkan değişik sesler, fasit bozguncu medeniyetin müdahalesiyle ahlaktaki müthiş çöküş ve tedenni, tüm çıplaklığıyla her şeyi bize göstermektedir.

Bu nedenle başta söylediğimiz gibi;

Muhterem Başbakanın samimi çalışma stilinde ve usulünde hiçbir kuşkumuz yok; amma velâkin eğer hala da bu anayasayı değiştirme gayretini ciddi bir biçimde meclise götüremiyorsa inanıyoruz ki, AK Parti hala da bu millete bir şey verememiştir.

Burada bir eleştirimiz daha var.

Parantez içinde söylüyoruz.

Hele bir Maliye Bakanımızın toplumun üzerindeki çeşitli, acımasız vergilerin baskısı, toplumdan para çekmesi de ayrı bir endişedir.

Kimse kusura bakmasın.

İnanın, Bakan Mehmet Şimşek Bey’in vergi tahsilindeki uygulaması 1940’ların tek parti CHP’nin şeflik dönemini bize hatırlatıyor.

Elimizde birçok yönleriyle kamuoyundan gelen endişe ve şikâyetler vardır.

Hele hele bir de, RTÜK’ün “Anten” ve “uydu” satışıyla ilgili, Milleti birbiriyle yarıştırması.

Astronomik rakamlarla “Yerel Kanal” satışlarının uygulanması, ayrı bir düşünceye neden oluyor.

Dünkü Akit Gazetesinden Serdar Arseven’in köşesinde konu ettiği yazı, gerçekten Türkiye’yi, çok güzel yönleriyle ifade etmektedir.

RTÜK ve Türksat’ın yaptığı acımasızlıklar, had safhasında.

Maliyenin kasalarını doldurmak için; “ellerinden geleni yapmaktadırlar”.

Bu da AK Partinin şanına yakışır(!)

En derin saygılarımla.