YAFTASI ZEMZEM, ŞARAP DOLU NİCE ŞİŞELER GÖRDÜK?! (III)

Aynen de öyle.. Usta şair ne güzel ifade ediyor “hayata dair” gerçekleri..

Diyor ki..

“Yaftası zemzem, şarap dolu ne şişeler gördük;

Özü hicran olan, ne sahteler gördük;

Adına bakıp da, aldanma dostum;

Biz adı “İFFET” olan, ne “KAHPELER” gördük...”

Dört mısralık şiirdeki bırakın “cümlelerin” bütünlüğünü, her kelimesi hatta her bir harfi bile, yaşama, günlük hayata dair, “ders-i ibret” vermektedir…

Dün de bu şiiri sizlere aktarmıştık.. Çünkü sohbetimizi bu minval üzerine kurmuştuk…

***

Muhtevası kapsamlı, derin anlam ihtiva ediyor.. Nitekim birçok kez mevzu ettiğimiz konularda, “mana itibariyle, hadiseye cuk diye oturduğu” için, dile getiriyoruz…

Evet, “Yaftası zemzem, şarap dolu ne şişeler gördük” ifadesi ve son cümlede yer alan; “Biz adı ‘İffet’ olan ne ‘Kahpeler’ gördük.”

Gerçekten günümüzde toplumumuzun içinde renk değiştirmekle, pozisyondan pozisyona girmekle, bukalemun tarzı ağa ve bey kılığında, nice kuzu postunu giymiş, canavarlar söz konusu…

Bukalemun gibi enva-i karaktere sahipler..

Bunlar, cemaatlerde, siyaset dünyasında, kandırma ve aldatma cihetiyle kendilerine yol bulan, kendini pazarlayan, sahtekâr, münafıklardır…

Ki bunların var olduğu biliniyor..

İşte biz bunları gördüğümüz için; deşifre ediyoruz..

Maskelerini düşürerek, kamuoyuyla paylaşıyoruz…

Şiir’in son mısrasında yer alan “ne kahpeler gördük” sözü, “hem erkek için, hem de kadın” için kullanılmıştır…

Özünde, kişinin karakterine atıf var…

Çünkü, fahişeliğin dik alasını yapmaktan hiç geri çekilmeyen ve aynı şekilde dişi canavar olarak kuzu postuna bürünerek kendine hayatiyet veren ve piyasadaki nice gençleri, insanları, iş çevrelerini aldatan tesettürlü ve İslami kıyafetle kendini biçimlendiren kadınların var olduğu gerçeği tartışılmazdır..

Kimse bunu inkâr edemez.

Erkeğin de kahpesi var, kadının da kahpesi var..

İşte bunlar; “toplum” için en büyük tehdit ve tehlike oluşturmaktadır…

Ne yazık ki, inanan gençler veyahut sade ihlâslı Müslümanlar, böylesine acubeli yaşama rastladığında, tanık olduğunda “dehşete” kapılıyorlar..

Ki, maazallah insanı dininden soğutuyorlar…

Ne diyordu,  Yusuf İslam..

Kendisi İngiliz asıllı bir müzisyen…

İslamiyet’in şerefiyle şereflenip Müslüman olmuştu..

Ki hala da Müslüman olarak yaşamına devam ediyor…

Kendisi bizatihi bir zamanlar Hacca giderken, o Hacdaki fıkhi gerçeklerden ve bilgilerden yoksun tarzdaki yapılan ibadetleri ve Müslümanların yaşam tarzlarını ve çarşı pazardaki insanların alışveriş hayatındaki aldatıcı pazarlama şeklini görünce, tepki koymuştu…

Secde edip, Yüce Yaradana şöyle dua edip, tepki vermişti…

“Allah’ım sana sonsuz şükürler ve hamdu senalar olsun ki ben bu insanları görmeden evvel Müslüman oldum. Bu insanları İslam’a intisabımdan önce görseydim, Müslüman olmazdım…”

İşte bu hal-i isyan durumu, bize her şeyi anlatıyor.

Bilindiği üzre istikamet, dürüstlük, insan hayatının vazgeçilmez ana unsurlarından birisidir ve temel dayanağıdır.

Bu olmadığı takdirde kesinlikle İslamiyet’e yarar yerine zarar getirir.

Zaman zaman bu köşede bazı önemli konulara açılım getirirken şöyle diyoruz.

Mevcut sistemin, müesses nizamın karıştırdığı halt toplumu tamamıyla dejenere etmiştir ve etmeye devam ediyor.

Elinizi, nereye atarsanız atın, elinizde kalıyor.

Deveye sormuşlar; “Senin boynun neden eğridir.”

Deve de “Benim nerem doğru ki” demiş..

Şimdi siyasetin muhafazakâr kesimine bakıldığında; Ya Rabbim! Bu hal, bu vaziyet, bu davranış bu ülkeyi, bu milleti, hatta bu iktidar partisini nereye götürür?

Der demez, insan kendini sorguluyor…

Siyasete girmeden önce, ama siyasete soyunduğu vakitten başlamak üzere o kirliliğini, şeytaniyetini tersyüz ederek kendini “evliya” kılığına sokmak ve inanan Müslümanların oylarını alıp meclise girebildikten sonra, gerçek yüz ortaya çıkıyor…

Ki iş oradan başlıyor..

İktidar adına, muhafazakârlık adına, mangalda kül bırakmayan, kaba tabirle diyelim boşboğazlıktan başka yaptığı hiçbir şey yok.

Sadece rant, cepçilik, “nasıl vurgun yapayım” anlayışıyla toplumun karşısına çıkanları görüyoruz.

* * *

Bu itibarla bunu yazarken, “YAFTASI ZEMZEM ŞARAP DOLU NİCE ŞİŞELER GÖRDÜK ve “BİZ ADI İFFET OLAN NE KAHPELER GÖRDÜK” ifadesiyle başladık. 

Siyaset dünyasındaki verilen görüntüleri dile getirdik.

Medya âlemine de baktığınız zaman, kalemşorların kalemlerinden akıttıkları zehirlerle toplum, gençlik, devlet, ülke ne kadar yanlış ellerle tanıtılıyor, savunuluyor.

Atılan manşetler ve yazılan cümleler tümüyle dayanaksız, mesnetsiz, gerçek dışıyla dopdolu ifadeler.

Ama millet kanıyor, aldanıyor, alıyor, okuyor ve buna uymaya başlıyor.

Ticaret alanına bakıyorsun.

Helal kazanç yerine, yüzde 90’ı haramla hayatını geçiştiren nice ticaret erbaplarını görüyoruz.

Faizle, ribayla, hatta işin içine uyuşturucu bile katarak kara parayı nasıl aka çevirme imkânını yakalayabilirime meyil ediyor…

Ve yaptığı tüm iğrençlikler, ne yazık ki yanına kâr kalıyor.

Devleti yönetenlerin yönetim haline bakıyorsun.

Yıllardan beri “Cumhuriyet, Demokratik, Laik” adıyla kendini biçimlendiren bir sistemin varlığı söz konusu.

Ülke, bu sistemle yönetiliyor.

Bir bütünlük sözde geçerli oluyor.

Ama madalyonun öbür yüzüne bakıldığında, hiç gerçeklerle karşılaşamıyorsun.

Kullanılan siyasi kavram kandırmacalardan ibaret, millete rağmen bir siyasetin varlığı söz konusu…

Bunu bu şekilde kabullenmek zorunda kalan millet, ne kadar çare ararsa arasın bir türlü kurtuluş çaresi yakalayamıyor.

Oysaki külliyen, tümüyle yalan.

Cemaatlere bakıyorsun.

Tarikatlara bakıyorsun.

Din adamlarının haline bakıyorsun.

Nereye baksan, nerede ararsan ara maalesef  İslam’ın ihlâsına uygun bir ciddiyeti yakalayamıyorsun ve göremiyorsun..

Çünkü “Benim dinimi savunan, inancımla yaşayan” kişi görev başına geçtiği zaman her şeyi tersyüz ediyor.

Araştırıyorsun bir de bakıyorsun ki kişisel vurgun, rant ve yalan ön planda.

Cemaati kandırıp soyma hali ağır basıyor.

Bir de bununla yetinmeyerek o kisve altında rahatlıkla yaşadığı halle büyük bir çürümüşlük uçurumu içinde yuvarlanıp giderken mensubu bulunduğu o cemaatleri de tarikatları da tamamıyla dejenere ediyor, karartıyor, töhmet altına alıyor.

Halk cemaate baktığında; o imamın, o vaazın, o din mensubunun kirliliğini görünce, nerdeyse inancıyla şüpheye düşüyor..

Hele hele hiç hutbe okumayan Ulu Caminin başimamı olunca (!)

Çaresizlik içerisinde kıvranıp duruyor bu toplum.

Uyuşturucu o biçim.

Fuhuş sektör haline geldi.

Hatta gelen giden yönetimler imkân tanıyor ve o sektörden vergi alıyor(!) ..

Peki, toplum nerede?

CHP’nin tarih boyunca bu millete karşı yaptığı mezalim, antidemokratik uygulamalar yüzünden millet onu defterinden silmiş ve muhafazakârları iktidara getirmiş.

Ama muhafazakârlar da CHP’nin dik alasını yapıyor.

Buna da “liberal demokrasi” adını takıyorlar.

Hâlbuki iktidara gelmeden evvel, bırakın “liberal demokrasiyi” falan, tam tersine “Yeniden Hilafeti getiriyoruz” pozisyonunda kendilerini gösteriyorlardı…

Bu millet, dün nelerle karşılaştı ve bunları nasıl geçirebildi?

Bugün de daha fazlasıyla çok büyük ümitsizliklerle karşı karşıyadır.

* * *

Bakınız, sevgili dostlar.

Dünkü Diyarbakır SÖZ Gazetesinin 10. Sayfasında bir haber okudum.

“ŞEYH SAİD’E HAKARET EDEN ÖZDAĞ HAKKINDA SUÇ DUYURUSU” başlıklı haber.

Irkçı, faşist, şovmen, Zafer Partisinin lideri durumundaki Ümit Özdağ’ın, Şeyh Said’e hakaret etme haberini okurken şunu geçirdim içimden.

Eyvah!

Türkiye’de bir demokrasi rejiminin içinde, ırkçılıkla, Turancılık anlayışıyla, faşizan bir tutumla yüzyıl önce vefat eden ve tek parti şeflik ve dipçik döneminin ceberuti haline karşı çıkan Şeyh Said’in o yaşlı haline hakaret etme edepsizliği nasıl sineye çekilebilinir…

Öfkelenmemek mümkün mü?

İnsan ne yazacağını bilemez hale geliyor…

Doğrusu, adeta kalemim elimde “dona kaldı”, hareket etmedi ki cümleleri kurayım…

Düşünün ya..

Vefat etmiş, gitmiş bir insan.

Ki aynı zamanda mağdur bir insan..

Şeflik ve dipçik döneminde ceberuti bir dayatma ve vesayetçi CHP’nin, İsmet Paşanın Başbakanlığı döneminde Türkiye genelinde din adamlarına yönelik yapılan kasıtlı suikastlar halkasına Şeyh Said olayı da eklenmişti.

Bugün, yani yüz yıl sonrasında Ümit Özdağ, partisine de babasının adını koymuş.

Zafer Özdağ.

27 Mayıs 1960 darbesini gerçekleştiren bir vesayetçi.

İşte bu nedenle diyoruz ki;  “elinizi nereye atarsanız atın elinizde kalıyor…”

Deve misali her taraf eğri büğrü…

Kandırmacalarla, siyasi aldatmacalarla, bırakın yalnız Türkiye’yi, tüm İslam dünyası kendine bir türlü kurtuluş çaresini arayamıyor?

Ki arasa da bulamıyor diye düşünüyoruz.

Ama ümitsizliğe kapılmak da iyi değildir.

Allah’tan ümit eder ve İnşallah diyoruz ki bu bunaltıcı haller, siyasetin bu dumanlı havaları ve bu dumanlı havadan faydalanan nice kurtların varlığı son bulacaktır.

Yeniden Türkiye ve İslam dünyası, iman ve İslam’ın nuraniyetine kavuşacaktır ve tüm bu karanlık odaklarla yapılan mücadele son bulacaktır.

Netice itibariyle, Allah’ın izniyle zaferle sonuçlanacaktır.

Yarınki yazımızda dünkü Diyarbakır SÖZ Gazetesinin birinci sayfasının sol üst köşesinde yer alan; “İşçiler için zam istedi” başlıklı haberin detayına odaklanacağız..

Sendika başkanını irdeleyeceğiz..

Yani mevzuyu tüm çıplaklığıyla sizinle paylaşacağız…

Bugünlük bu kadar diyelim…

En derin saygı ve sevgilerimle.