BARIŞIN EŞİĞİNDE TÜRKİYE

"Savaşın kazananı olmaz; barışın kaybedeni de..." Bu söz, yalnızca bir temenni değil; insanlık tarihinin ağır bedellerle yazılmış ortak gerçeğidir. Bugün Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en önemli eşiklerinden birinde bulunuyor.

***

Yaklaşık bir asırdır farklı boyutlarıyla tartışılan Kürt meselesi ve yarım asrı aşan çatışmalı süreç, yeniden siyasetin, hukukun ve toplumun önünde çözüm umuduyla duruyor. Kamuoyuna yansıyan Terörsüz Türkiye sürecine ilişkin yasa taslağı henüz resmiyet kazanmış değil. Ancak bugün dikkat çeken asıl unsur, taslaktan çok toplumun farklı kesimlerinden yükselen ortak çağrıdır.

***

Bu kez konuşan yalnızca siyasetçiler değil; iş dünyası, hukukçular, akademisyenler ve sivil toplum temsilcileri de aynı noktada buluşuyor: Bu fırsat kaçırılmamalı.

Çünkü tarih bize acı bir gerçeği defalarca gösterdi. Kaçırılan her barış fırsatı, daha büyük acılar olarak geri döndü.

Geçtiğimiz hafta Diyarbakır Söz gazetesinin "Üçüncü kez aynı yanlışa düşmeyelim" manşeti de aslında bu ortak kaygının ifadesiydi.

***

Bu uyarının en dikkat çekici örneklerinden birini Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Mehmet Kaya dile getiriyor. Kaya, 1999 ve 2013-2015 çözüm süreçlerini hatırlatarak, Türkiye'nin dar siyasi hesaplar nedeniyle tarihî fırsatları değerlendiremediğini söylüyor. Ona göre bugün konuşulan mesele yalnızca silahların bırakılması değil, yüz yıllık bir sorunun kök nedenleriyle birlikte ele alınmasıdır.

Üstelik bunun güçlü bir ekonomik boyutu da var.

Çatışmalar yalnızca can almıyor; yatırımı uzaklaştırıyor, istihdamı azaltıyor, bölgesel kalkınmayı geciktiriyor ve ekonomiyi zayıflatıyor. Barış bu nedenle yalnızca vicdani değil, aynı zamanda ekonomik bir zorunluluktur.

***

Kalıcı barışın temel şartlarından biri ise hukuki güvencedir.

Diyarbakır Baro Başkanı Av. Abdülkadir Güleç, meselenin yalnızca infaz indirimi ekseninde ele alınmasının yetersiz kalacağını belirtiyor. Uluslararası örneklerde olduğu gibi, toplumsal yaşama dönüşü sağlayacak özel ve kapsamlı bir yasal düzenlemenin hazırlanması gerektiğini savunuyor.

Çünkü hukuk yalnızca cezalandıran değil, toplumu yeniden inşa eden bir kurum olduğunda gerçek anlamına kavuşur.

Nitekim Cicero'nun yüzyıllar önce söylediği, "Adalet, devletlerin temelidir" sözü bugün de güncelliğini koruyor.

***

Akademisyenlerin ortak mesajı da aynı doğrultuda.

Doç. Dr. Vahap Coşkun, Meclis'ten çıkacak güçlü ve kapsayıcı bir yasanın toplumsal güveni pekiştireceğini ifade ediyor. En önemli uyarısı ise şu: Parçalı çözümler yeni tartışmalar üretir; bütüncül çözümler ise güven inşa eder.

Prof. Dr. Rüstem Erkan da kamuoyunda oluşan beklentiler ile basına yansıyan taslak arasında önemli farklılıklar bulunduğunu belirterek, nihai metin görülmeden kesin hükümler vermenin doğru olmayacağını söylüyor.

Bu yaklaşım aslında sağduyunun sesidir. Büyük toplumsal meseleler aceleyle değil; sabır, diyalog ve müzakereyle çözülebilir.

***

Ekonomi dünyası da benzer bir tablo çiziyor.

GÜNSİAD Başkanı Şahismail Bedirhanoğlu, silah bırakanların toplumsal yaşama katılımını sağlayacak güven veren bir yasal çerçevenin önemine dikkat çekiyor.

DİSİDER Başkanı Şeyhmus Akbaş ise kalıcı barışın ancak hukuk devleti, adalet, şeffaflık ve toplumsal mutabakat ilkeleri üzerine kurulabileceğini vurguluyor.

İş dünyasının verdiği mesaj nettir: Barış yalnızca huzur değildir yatırım, üretim, istihdam ve geleceğe duyulan güvendir.

***

Siyaset kurumunun sorumluluğu ise tarihe karşıdır.

AK Parti Diyarbakır Milletvekili Galip Ensarioğlu, yürütülen çalışmaların planlandığı şekilde ilerlediğini, kamuoyundaki olumsuz değerlendirmelerin süreci gölgelememesi gerektiğini ifade ediyor.

Ensarioğlu, karşılıklı güvenin korunmasının ve gerekli yasal düzenlemelerin yapılmasının önemine işaret ediyor.

DEM Parti kaynakları ise hazırlanacak yasal çerçevenin kapsayıcı olması gerektiğini, aksi halde sürecin zarar görebileceğini dile getiriyor.

Yöntem konusunda farklı görüşler bulunsa da ortak payda değişmiyor! Diyalog, hukuk ve güçlü bir yasal zemin.

***

Toplumsal Mutabakat Derneği Başkanı Mahmut Şimşek de sürecin yalnızca siyasi aktörlerin değil, toplumun tüm kesimlerinin sahiplenmesi gereken tarihî bir fırsat olduğunu vurguluyor.

Devletin kapsayıcı bir anlayışla toplumun tamamını kucaklaması, barışın yalnızca güvenlik politikalarıyla değil, demokrasi, hukuk ve ortak yaşam iradesiyle güçlendirilmesi gerektiğini ifade ediyor.

Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey tam da budur: Ortak akıl.

Dün dünde kaldı cancağızım; bugün yeni şeyler söylemek lazım.

Gerçekten de artık yeni şeyler söylemenin zamanı geldi.

Çünkü bu mesele bir partinin, bir ideolojinin ya da bir bölgenin meselesi değildir.

***

Bu mesele, Türkiye'nin ortak geleceğidir.

İş dünyasının, hukukçuların, akademisyenlerin, siyasetçilerin ve sivil toplumun farklı cümlelerle dile getirdiği ortak gerçek de budur.

Barış; teslimiyet değil, ortak geleceği birlikte kurma iradesidir.

Silahların sustuğu, hukukun konuştuğu, önyargıların yerini güvenin, acıların yerini umudun aldığı bir Türkiye, yalnızca Kürtlerin ya da Türklerin değil, seksen beş milyonun ortak kazanımı olacaktır.

Çünkü tarih milletlere bazen ikinci bir fırsat sunar. O fırsatı değerlendirenler geleceği inşa eder, kaçıranlar ise geçmişin yükünü taşımaya devam eder.

***

GÜNÜN SÖZÜ

En büyük zafer, savaş meydanlarında değil; kalplerde kurulan barıştır.

 


Yorumlar

Yorum Yap