KENTİN SİYASİLERİNE “AZICIK SAYGI” ARKADAŞ!
Daha önce de bu köşeden dile getirdim…
İster Diyarbakır olsun, ister başka bir kent… O şehrin yerel ya da merkezi kurumlarında görev yapan yöneticiler; atanmışı da seçilmişi de, her şeyden önce demokratik teamüllere, hukuka ve kamu yönetiminin temel ilkelerine uygun davranmak zorundadır.
Hele söz konusu olan, milletin oyuyla seçilmiş siyasetçilerse…
İktidar-muhalefet ayrımı yapmadan söylüyorum: Seçilmiş milletvekilleri, milli iradenin temsilcileridir. Bir kentte yaşayan insanların oylarıyla parlamentoya gönderilmişlerdir.
Elbette onların da halka, kamuya ve kurumlara karşı sorumlulukları vardır. Ancak aynı şekilde, kamu kurumlarının ve bu kurumların yöneticilerinin de seçilmiş siyasetçilere karşı demokratik teamüller çerçevesinde sorumlulukları bulunur.
Bu bir lütuf değildir.
Bu, devlet yönetiminin ve demokrasinin gereğidir.
Gel gör ki Diyarbakır’da zaman zaman bunun tam tersine şahit oluyoruz.
Birçok etkinlik, açılış, tören, toplantı ve organizasyonda geçmişin dışlayıcı anlayışının, kamu kurumlarının organizasyonlarında hâlâ hissedildiğini görüyoruz.
Neden?
Niçin?
Hangi hesapla?
Hangi siyasi anlayışla?
Bunun makul bir izahını bulmak gerçekten zor.
***
Örneğin iktidarın bir Bakanı Diyarbakır’a geliyor.
Önce Valilik…
Ardından ziyaretin amacı doğrultusunda ilgili etkinlik, açılış veya program…
Sonrasında da kendi partisinin, hatta ittifak içerisinde bulunduğu siyasi partinin il teşkilatına ziyaret…
Buraya kadar anlaşılabilir.
Ancak insanın aklına ister istemez şu soru geliyor:
Peki ya Büyükşehir Belediyesi?
Peki ya diğer yerel yönetimler?
Peki ya kentin seçilmiş milletvekilleri?
Bir kentin protokolü yalnızca siyasi yakınlıklardan ibaret değildir.
Büyükşehir Belediyesi de bu kentin kurumudur. Valilik de…
Kamu kurumları da…
Seçilmiş milletvekilleri de…
Dolayısıyla devlet mekanizmasının devamlılığı açısından siyasi görüş farklılıklarının kurumsal ilişkilerin önüne geçirilmemesi gerekir.
Parti ziyaretinde elbette siyasi teamüller uygulanabilir.
Ancak devlet adına yapılan bir ziyaret, açılış, yatırım programı veya kamu organizasyonunda mesele parti siyaseti değil; devletin ve kentin ortak menfaatidir.
Esas olan da budur.
***
Bugün Diyarbakır’ın 12 milletvekili bulunuyor. Bunların 3’ü AK Parti’den, 8’i DEM Parti’den, 1’i ise CHP’den.
Peki soruyorum.
Valiliğin, belediyelerin, merkezi ve yerel kamu kurumlarının sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasi olmayan kamusal faaliyetlerinde neden bütün milletvekillerine aynı mesafede yaklaşılmıyor?
Neden bir milletvekili davet edilirken diğeri unutuluyor?
Neden bir siyasi parti temsilcisi protokolde yer bulurken, diğerinin adı dahi anılmıyor?
Neden bazıları etkinlikten etkinliğe haberdar edilirken, bazıları yapılanları ancak sosyal medyadan veya haberlerden öğreniyor?
Bunlar basit ayrıntılar değil.
Bunlar, kamu yönetiminin tarafsızlığı ve demokratik kültür açısından önem taşıyan meselelerdir.
Nitekim muhalefet sıralarında görev yapan bir milletvekilinin şu serzenişi de dikkat çekici:
“Ben Diyarbakır milletvekiliyim. Seçilmişim. Bakan Diyarbakır’a geliyor, açılışlar, törenler, buluşmalar yapılıyor. Benim haberim yok, davet edilmiyorum. Bakan Silvan Barajı’na geliyor, tören yapılıyor; biz yokuz.”
Şimdi bu serzenişteki rahatsızlığı kim görmezden gelebilir?
***
Diyarbakır’ın bugün en fazla ihtiyaç duyduğu şeylerden biri ortak akıldır.
Kent milliyetçiliği dediğimiz kavramı da tam burada anlamlandırmak gerekiyor.
Kim hangi partiden?
Kim iktidardan?
Kim muhalefetten?
Kim belediyeyi yönetiyor?
Kim merkezi idareyi temsil ediyor?
Bunların tamamı demokratik sistemin içindeki farklılıklardır.
Fakat Diyarbakır söz konusu olduğunda, kentin menfaati bu farklılıkların üzerinde tutulmalıdır.
Çünkü bir şehrin kalkınması yalnızca bir kurumun veya bir siyasi anlayışın omuzlarında gerçekleşmez.
Belediyesiyle, valiliğiyle, milletvekilleriyle, kamu kurumlarıyla, sivil toplumuyla, iş dünyasıyla, üniversitesiyle, esnafıyla ve halkıyla birlikte hareket eden kentler güçlenir.
Birbirini yok sayan, “benden değil” diyerek kapıları kapatan anlayışlar ise enerjisini kentin gelişimine değil, kendi içindeki tartışmalara harcar.
Diyarbakır’ın buna ihtiyacı yok.
Hele çözüm sürecinin yeniden konuşulduğu, toplumsal huzurun, kardeşliğin ve birlikte yaşama iradesinin daha fazla önem kazandığı bir dönemde hiç yok.
Tam tersine…
Birbirimize daha fazla yaklaşmamız, birbirimizi daha fazla dinlememiz ve kurumlar arasındaki güveni daha fazla güçlendirmemiz gerekiyor.
***
Bir de işin başka bir boyutu var.
Halk görüyor.
Kim kiminle görüşüyor, kim kimi ziyaret ediyor, kim hangi programa çağrılıyor, kim dışarıda bırakılıyor…
Bunların tamamı vatandaşın gözünün önünde gerçekleşiyor.
Ve vatandaş bütün bunları kendi dünyasında değerlendiriyor.
Sonra da ister istemez şu kanaate varabiliyor:
“Demek ki bizim aramızda hâlâ ayrım var.”
İşte asıl tehlike burada.
Devletin kurumları ile siyaset arasındaki mesafeyi korumak, siyasi görüş farklılıklarını yok saymak anlamına gelmez.
Tam tersine, farklılıkların demokratik zeminde birlikte var olabilmesini sağlamak demektir.
Bir milletvekili iktidar partisinden olabilir.
Bir diğeri muhalefetten…
Bir belediye başka bir siyasi parti tarafından yönetilebilir.
Vali ise merkezi idarenin temsilcisidir.
Ama hepsinin ortak bir paydası vardır: Diyarbakır…
O halde ortak paydada buluşmak neden bu kadar zor?
***
Buradan hem seçilmişlere hem de atanmışlara bir çağrı yapmak istiyorum.
Siyasetçiler de kamu yöneticileri de görevlerinin ve sorumluluklarının sınırlarını bilmeli.
Seçilmiş olan, seçilmiş olmanın sorumluluğunu taşımalı.
Atanmış olan da devlet adına görev yaptığının bilincinde olmalı.
Kimse kendisini devletin, milletin veya kentin üzerinde görmemeli.
Hele hiç kimse siyasi tercihini kamu görevine taşıyarak “kraldan çok kralcı” kesilmemeli.
Çünkü devlet, kişilerin değil kurumların devamlılığı üzerine kuruludur.
Bugün görev yapan gider, yarın bir başkası gelir.
Bugün iktidarda olan yarın muhalefette olabilir.
Bugün belediyeyi yöneten, yarın yerini başka bir siyasi anlayışa bırakabilir.
Ama Diyarbakır kalır.
Diyarbakır’ın insanı kalır.
Devletin kurumları kalır.
Öyleyse gelin, birbirimizi yok saymayalım.
Farklı siyasi görüşleri düşmanlık sebebi yapmayalım.
Kentin seçilmişlerine “azıcık saygı” gösterelim.
Çünkü bu saygı yalnızca kişiye değil, milletin iradesine gösterilmiş olur.
Diyarbakır’ın bugün ihtiyacı olan şey de tam olarak budur:
Ayrışmak değil, aynı şehir için aynı masada oturabilmek.
Ne olur…
İster seçilmiş olun, ister atanmış…
Kraldan çok kralcı kesilmeyin.
Diyarbakır’ın havasını birlikte soluyun.
Çünkü güven de, huzur da, kalkınma da ancak birlikte mümkün.
***
GÜNÜN SÖZÜ
Bir şehri büyüten, aynı fikirde olmak değil; farklı fikirlerle aynı masada oturabilmektir.
Yazarın Önceki Yazıları
Yorumlar