ŞEHRİN İKİ AYRI YÜZÜ?

Kadim şehir Diyarbakır… Aynı gökyüzünün altında, aynı şehrin içinde iki farklı hayatın yan yana aktığı bir dönemden geçiyor.

Bunu görmek için uzun araştırmalara gerek yok.
Akşam saatlerinde Kayapınar’ın 75 Metre Yolu’na çıkmanız yeterli…

Restoranlar, kafeler ve eğlence mekânları hareketleniyor. Saat ilerledikçe kalabalık artıyor. Masalar doluyor, araç trafiği yoğunlaşıyor. Gece yarısını aşan saatlerde bile bu hareketlilik sürüyor.

Şehrin başka bir noktasına geçtiğinizde ise manzara değişiyor.

Pazarın son saatlerini bekleyen vatandaş, biraz daha uygun fiyata sebze ve meyve alabilmenin hesabını yapıyor. Esnaf, günün sonunda kasasına giren paraya bakıyor. Emekli, maaşını ay sonuna yetiştirmenin hesabını yapıyor.

İşte Diyarbakır’ın bugün tartışılması gereken ekonomik fotoğrafı tam da burada ortaya çıkıyor:

Aynı şehir… Farklı hayatlar.

***

Geçtiğimiz günlerde bir dostumla sohbet ederken, daha önce yazdığım bir cümle yeniden gündeme geldi:

“Vatandaşın bütçesi kararmadan, pazar kararıyor.”

Çünkü hayat pahalılığı artık yalnızca mutfakta hissedilen bir sorun olmaktan çıktı.

Ulaşım, elektrik, doğalgaz, su, kira, eğitim, gıda…

Gelirin önemli bir bölümü daha temel ihtiyaçlar karşılanmadan eriyor.

Ekmek fiyatından pazardaki sebzeye, akaryakıttan kiraya kadar uzanan bu tablo, özellikle sabit gelirli kesimin hareket alanını her geçen gün daraltıyor.

Asgari ücretli, emekli, memur, küçük esnaf…

Hikâyeleri farklı olsa da ortak bir noktada buluşuyorlar. Gelir ile gider arasındaki makas açılıyor.

Fakat tam burada Diyarbakır’ın başka bir gerçeği karşımıza çıkıyor.

Şehrin belirli bölgelerinde tüketim bütün canlılığıyla devam ediyor.

İlk bakışta bu bir çelişki gibi görünebilir.

Oysa değil.

Bu, gelir dağılımının fotoğrafıdır.

***

Enflasyon herkesi aynı ölçüde etkilemiyor.

Varlığını döviz, altın, gayrimenkul gibi araçlarda tutabilen kesimler, fiyat artışlarının yarattığı tahribatı belirli ölçülerde daha kolay absorbe edebiliyor.

Geliri büyük ölçüde maaşına bağlı olanlar için ise aynı enflasyon çok daha ağır sonuçlar doğuruyor.

Dolayısıyla bugün bir restorandaki doluluk oranına bakarak ekonominin genel durumunu okumak yanıltıcı olabilir.

Çünkü mesele yalnızca kaç kişinin harcama yaptığı değil, kaç kişinin artık harcama yapamadığıdır.

Bir grup için fiyat artışı, daha pahalı bir menü anlamına gelir.

Başka bir grup içinse aynı artış, o menünün artık erişilemez hale gelmesi demektir.

Aradaki fark, ekonomik tablonun kendisidir.

Burada özellikle dikkat edilmesi gereken kesimlerden biri de küçük esnaftır.

Çünkü esnaf, ekonomideki bu ayrışmayı doğrudan hisseder.

Müşterinin alım gücü düştüğünde ilk etkilenenlerden biri odur. Kira, vergi, personel, enerji ve tedarik maliyetleri yükselirken satışlar aynı hızda artmıyorsa, işletmenin ayakta kalması giderek zorlaşır.

Esnaf ve Sanatkârlar Odası Başkanı Alican Ebedinoğlu’nun her yıl binlerce esnafın kepenk indirdiğine ilişkin açıklamaları da bu nedenle yalnızca esnafın sorunu olarak görülmemeli.

Çünkü kepenk indiren her dükkân, aynı zamanda piyasadaki başka bir daralmayı anlatır.

Bir işletme kapanır.
Bir çalışan gelirini kaybeder.
Bir aile harcamasını kısar.
Başka bir işletmenin müşterisi azalır.

Ekonomide zincir böyle kurulur.

***

Peki, bütün bunlara rağmen neden bazı yerler bu kadar kalabalık?

Çünkü şehirde para dolaşıyor. Ama her yerde aynı ölçüde dolaşmıyor.

İşte meselenin düğüm noktası tam da burası.

Bir ekonominin sağlığı yalnızca üst gelir grubunun tüketimiyle ölçülemez. Çünkü yüksek gelir grubunun harcama kapasitesi, toplumun tamamının satın alma gücünü temsil etmez.

Lüks mekânların doluluğu elbette şehrin belirli kesimlerinde ekonomik hareketliliğin sürdüğünü gösterir.

Fakat aynı anda pazarın son saatlerini bekleyen insanları da görüyorsanız, karşınızdaki tabloyu yalnızca “Ekonomi canlı” diyerek açıklayamazsınız.

Şehrin iki yüzünü birlikte okumak zorundasınız.

Birinde tüketim var.
Diğerinde tüketme mücadelesi.

Atalarımızın, “Biri yer, biri bakar; kıyamet ondan kopar” sözü, bugün başka bir anlamıyla karşımıza çıkıyor.

Buradaki mesele birilerinin iyi yaşaması değil.

Mesele, ekonomik büyümenin ve refahın toplumun ne kadarına ulaştığıdır.

Çünkü gelir dağılımındaki makas açıldıkça şehir de kendi içinde ayrışmaya başlar.

Bir tarafta harcama gücü yüksek mahalleler, yeni yatırımlar ve lüks tüketim alanları…

Diğer tarafta borcunu çevirmeye çalışan esnaf, maaşını bekleyen çalışan, pazarlık ederek alışveriş yapan vatandaş…

***

İki görüntü de gerçek.

Ve ikisini birbirinden ayırmadan Diyarbakır’ın ekonomik fotoğrafını okumak mümkün değil.

Belki de bugün sormamız gereken soru çok daha basit:

Diyarbakır’da para var mı?

Evet, var.

Peki, Diyarbakır’da alım gücü var mı?

İşte cevap o kadar kolay değil.

Şehrin belirli kesimlerinde tüketim hız kesmeden devam ederken, geniş bir kesim temel harcamalarını yeniden hesaplıyor.

Bu nedenle 75 Metre Yolu’ndaki doluluk da gerçektir, pazar yerindeki bekleyiş de…

Biri şehrin harcama gücünü, diğeri ise geçim sınırını gösteriyor.

Diyarbakır’ın asıl hikâyesi ise bu iki görüntünün arasındaki mesafede saklı.

Şehrin iki ayrı yüzü var.

Mesele, bunlardan hangisinin gerçek olduğunu seçmek değil.

İkisini aynı anda görebilmektir.

***

GÜNÜN SÖZÜ

Bir şehrin gerçek ekonomik fotoğrafı, yalnızca ışıkları yanan mekânlarda değil; o ışıklara bakıp hesabını yapan insanların yüzünde de okunur.


Yorumlar

Yorum Yap