PİŞMAN DEĞİLMİŞ!..
"Ben pişman değilim" diyor...
Bunu söyleyen sıradan bir siyasetçi değil; yıllarca Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanlığı yapmış, Cumhurbaşkanlığına aday olmuş ve Türkiye siyasetinin en önemli aktörlerinden biri olan Kemal Kılıçdaroğlu...
Peki ne için pişman değil?
Selahattin Demirtaş başta olmak üzere HDP'li milletvekillerinin tutuklanmasının önünü açan dokunulmazlık fezlekelerine verdiği destekten...
Aradan yıllar geçti.
Türkiye büyük siyasi kırılmalar yaşadı. Hukuk, demokrasi ve temsil tartışmaları derinleşti. Ancak Kılıçdaroğlu bugün hâlâ aynı noktada durduğunu söylüyor:
"Bugün olsa yine aynı oyu veririm."
Asıl tartışma da burada başlıyor.
Çünkü siyaset yalnızca günü yönetmek değil, geçmişte alınan kararların sonuçlarıyla yüzleşebilme sorumluluğudur.
***
O halde sormak gerekir:
Madem pişman değilsiniz, ortaya çıkan sonuçların sorumluluğunu da üstleniyor musunuz?
Demokratik temsilin zayıflamasında, siyasete duyulan güvenin aşınmasında ve milyonlarca seçmenin kendisini dışlanmış hissetmesinde hiç payınız olmadığını mı düşünüyorsunuz?
Bu soruların önemi, son günlerde gündeme gelen başka bir tartışmayla daha da arttı.
Kılıçdaroğlu'na yakın isimlerin açıklamalarına göre, kendisinin Selahattin Demirtaş'ı cezaevinde ziyaret etmesi planlanıyordu.
Elbette siyasetçiler görüşebilir. Buna kimsenin itirazı olamaz.
Ancak kamuoyunun aklındaki soru şudur:
Bir yandan Demirtaş'ın tutuklanmasına giden süreci bugün bile doğru bulduğunu söylemek, diğer yandan o sürecin en önemli mağdurlarından biri olarak görülen Demirtaş'ı ziyaret etmek nasıl bir siyasi mesaj taşımaktadır?
Eğer ortada bir yanlış yoksa ziyaretin amacı nedir?
Eğer vicdani bir muhasebe varsa neden hâlâ pişman değilim denilmektedir?
Tepkilerin önemli bir bölümü de bu çelişki algısından kaynaklanmaktadır.
Nitekim Demirtaş'ın görüşme talebini reddettiği yönündeki açıklamalar da tartışmayı daha görünür hâle getirmiştir.
***
Kürt seçmeni açısından bakıldığında ise bu açıklama yeni bir tartışmadan çok eski bir hayal kırıklığının yeniden hatırlanması anlamına geliyor.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde önemli destek alan Kılıçdaroğlu'nun bugün geçmişteki tercihlerinin arkasında durması şu soruyu yeniden gündeme taşıyor:
Kürtler daha kaç kez umut ile hayal kırıklığı arasında bırakılacak?
Seçim dönemlerinde hatırlanıp kritik karar anlarında yalnız bırakılma hissi daha ne kadar sürecek?
Ancak sorgulanması gereken yalnızca Kılıçdaroğlu değildir.
DEM Parti ve onun siyasi geleneğini temsil eden yapılar da artık şu sorularla yüzleşmek zorundadır:
Neden her seçimde benzer senaryolar yaşanıyor?
Neden verilen destekler kalıcı demokratik kazanımlara dönüşmüyor?
Neden seçimlerin belirleyici aktörlerinden biri olan Kürt seçmeni, seçim sonrasında en kolay gözden çıkarılan kesim hâline geliyor?
Bu sorular yanıtlanmadan yapılan her yeni ittifak çağrısı, toplumdaki güven kaybını daha da derinleştiriyor.
Çünkü siyaset; iradeyi ödünç vermek, seçimden seçime hatırlanmayı kabullenmek değildir.
***
Kürt seçmenin temel talepleri aslında son derece nettir:
Eşit yurttaşlık...
Hukuk güvencesi...
İnsan hakları...
Anadil hakkı...
Demokratik temsil...
Barış içinde, onurlu ve özgür bir gelecek...
Mesele yalnızca bir partinin ya da liderin kim olduğu değildir.
Asıl mesele, zor zamanlarda kimin hukukun, demokrasinin ve halk iradesinin yanında durduğudur.
***
Öte yandan Türkiye'nin siyasi hafızasına bakıldığında Kürt meselesi konusunda atılmış bazı önemli adımlar da inkâr edilemez.
Turgut Özal'ın çıkışları...
AK Parti dönemindeki reformlar...
Kürtçe üzerindeki yasakların kaldırılmasına yönelik düzenlemeler...
TRT Kürdi'nin yayın hayatına başlaması...
Üniversitelerde Kürt Dili ve Edebiyatı bölümlerinin açılması...
Çözüm Süreci...
Ve bugün yeniden gündeme gelen Terörsüz Türkiye hedefi doğrultusunda yürütülen arayışlar...
Elbette bunların tamamı tartışılabilir, eleştirilebilir ve eksikleri ortaya konulabilir.
Ancak Türkiye'nin Kürt meselesine ilişkin siyasi hafızasında yer etmiş somut adımların önemli bir kısmının bu dönemlerde atıldığı da bir gerçektir.
***
Bu noktada seçmenin önündeki temel soru şudur:
Söylemler mi önemlidir, icraatlar mı?
Alkışlanan cümleler mi?
Yoksa kritik dönemlerde ortaya konulan siyasi irade mi?
Çünkü demokrasi nutuklarla değil, zor zamanlarda alınan tavırlarla güçlenir.
Barış yalnızca konuşularak kurulmaz.
Hukuk yalnızca seçim meydanlarında savunulmaz.
Adalet sloganlarla sağlanmaz.
İnsan hakları ise ihtiyaç duyulduğunda hatırlanacak bir kavram değildir.
***
Kılıçdaroğlu'nun pişman değilim sözleri bu nedenle sıradan bir açıklama olarak görülemez.
Bu sözler, Türkiye'de neden kalıcı bir güven ilişkisi kurulamadığının da özetidir.
Çünkü toplumlar yapılan hatalardan çok, o hataların hâlâ doğruymuş gibi savunulmasına tepki gösterir.
Bugün seçmen yalnızca kimin ne söylediğine değil, kimin ne yaptığına bakıyor.
Kimin yanında durduğuna...
Kimin sessiz kaldığına...
Kimin risk aldığına...
Ve kimin demokrasiyi yalnızca ihtiyaç duyduğunda hatırladığına...
Önümüzdeki dönemde Türkiye siyasetinin en önemli sorularından biri belki de şu olacak:
Kim gerçekten adaletin yanında durdu?
Kim gerçekten barışı savundu?
Kim gerçekten eşit yurttaşlığa inandı?
Ve kim, demokrasiye yalnızca ihtiyaç duyduğu zaman sahip çıktı?
***
GÜNÜN SÖZÜ
Bir halkı en çok düşmanları değil, aynı hataları tekrar tekrar yapmaya razı eden siyasetçiler yorar.
Yorumlar