VEKİLLERİN DÜŞTÜĞÜ HALLER!…
Ne yazık ki fecaat bir durumla karşı karşıyayız. Vuku bulan olayların seyrine bakıyorum; neredeyse istisnasız hepsi hukukun konusu olmaktan önce, siyasetin ve ahlakın aynası olarak karşımıza çıkıyor.
Denir ya… Yazıklar olsun!
İşte CHP Edirne Milletvekili Ahmet Baran Yazgan… Hakkında kamuoyuna yansıyan görüntüler ve iddialar son derece ağır. Ama önce sınırı çizelim. İddiaların hangisinin doğru olduğunu bilmiyoruz. Bir kadına yönelik taciz iddiası, kavga, hakaret ve darp iddiaları var. Yazgan ise olayın bir tuzak olduğunu savunuyor.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı da sosyal medyada yayılan görüntü ve iddialar üzerine soruşturma başlatmış durumda. Dolayısıyla hiç kimsenin yargının yerine geçerek hüküm vermesi doğru değil. Fakat hukuki sorumluluk ile siyasi ve etik sorumluluk aynı şey değildir.
***
İşte sınır tam da burada başlıyor. Bir milletvekilinin gece yarısı, şiddetin ve ağır tartışmaların yaşandığı, kaotik bir olaylar zincirinin merkezinde yer alması, daha yargısal süreç tamamlanmadan bile siyaset açısından ciddi sorular doğurur.
Çünkü milletvekilliği yalnızca bir seçilmişlik statüsü değildir. O makam, aynı zamanda temsil sorumluluğudur. Bundan dolayı mesele, “milletvekilinin özel hayatına karışılır mı?” sorusuna indirgenemez.
Elbette hiç kimsenin özel hayatı didiklenmemelidir. Bizim de hesabımız özel hayat üzerinden görülmemeli. Ama özel yaşamda yaşanan bir olay kamuya yansımışsa, görüntüler ortaya çıkmışsa ve toplumun gündemine girmişse, artık mesele yalnızca kişisel alan olmaktan çıkar.
Çünkü burada tartışılan yalnızca kişi değil, aynı zamanda temsil ettiği makamdır.
***
Asıl sorulması gerekenlerden biri de şudur: Bir milletvekili kendisini böylesine ağır bir tablonun içinde bulmasına yol açan koşulları nasıl açıklıyor? Tuzak iddiası doğruysa, bunu kuranlar ortaya çıkarılmalıdır.
Değilse, gerçeğin üzeri örtülmemelidir. Her iki durumda da kamuoyunun cevabını beklediği sorular vardır.
Fakat mesele yalnızca Ahmet Baran Yazgan'dan ibaret değil. Gaziantep'te Yeni Parti Milletvekili Melih Meriç'in, eski CHP Oğuzeli İlçe Başkanı Seydi Ahmet Keleş tarafından bıçaklı saldırıya uğraması da siyasetin başka bir yüzünü gösteriyor.
Meriç hastaneye kaldırılarak ameliyat edildi. Saldırının faili olduğu belirtilen Keleş ile oğlu Hakan Keleş tutuklandı. Soruşturma kapsamında gözaltına alınan diğer şüpheliler hakkında ise adli işlemler uygulandı.
Dahası, Gaziantep Valisi Kemal Çeber, Keleş'in 27 suç kaydının bulunduğunu açıkladı. Yirmi yedi! Bu sayı yalnızca bir adli sicil ayrıntısı değildir.
***
Siyaset ile suç, şiddet, tehdit ve kişisel güç ilişkileri arasındaki sınırların ne kadar dikkatle korunması gerektiğini gösteren ağır bir işarettir.
Bir milletvekili neden şiddetin hedefi haline geliyor? Siyasetçilerin çevresinde kimler dolaşıyor? Siyasi ilişkiler hangi noktada kişisel menfaat, güç, tehdit ve şiddet alanlarıyla kesişiyor?
Bunlar magazin soruları değildir. Bunlar doğrudan doğruya siyaset kurumunun güvenliği ve itibarıyla ilgili sorulardır.
Üstelik bütün bunlar, belediyeler üzerinden gündeme gelen yolsuzluk, usulsüzlük, rüşvet ve benzeri ağır iddiaların tartışıldığı bir dönemde yaşanıyor. Böylesi bir tabloda siyasetin refleksi yalnızca “Bunlar siyasi operasyon” demekle sınırlı kalırsa, sorun çözülmüş olmaz.
Tam tersine… Çöp halının altına süpürülmüş olur.
Ne diyoruz? Siyaset, kendisini sorgulama cesaretini kaybettiği anda yozlaşmaya başlar.
Kendi mensuplarına yönelik her eleştiriyi komplo, her soruşturmayı operasyon, her görüntüyü montaj, her skandalı algı olarak açıklama alışkanlığı, siyasetin kendi iç denetim mekanizmasını da çökertir.
***
Önemli olan, dönüp kendi içine bakabilmektir. Ve bugün Türkiye siyasetinin asıl ihtiyacı belki de tam olarak budur:
Kendi kendini sorgulayabilme cesareti. Belki de artık bir siyasi ahlak yasasının zamanı çoktan gelmiştir.
Sokakta görüştüğüm, konuştuğum insanların önemli bir bölümünde aynı duyguyu görüyorum:
“Yeter artık!”
Yeter artık bu siyasetçilerin birbirlerine yönelttiği suçlamalar… Yeter artık kavga, hakaret, şiddet, skandal ve birbirini aklama görüntüleri…
İnsanlar yoruldu. Vatandaş geçim derdinde. Gençler gelecek kaygısında. İnsanlar adalet, güvenlik ve ekonomik istikrar bekliyor. Buna karşılık siyasetin gündemi zaman zaman kavga, şiddet, skandal, yolsuzluk iddiaları ve birbirini aklama yarışına dönüşüyor.
Böyle bir ortamda kaybeden yalnızca adı bir olayla anılan siyasetçi değildir.
Kaybeden, siyaset kurumuna duyulan güvendir.
***
Nihai noktada soruyorum!
Meclis yalnızca kanun yapanların bulunduğu bir bina mıdır?
Yoksa millet adına ahlak, sorumluluk ve temsil standardının da korunması gereken son kurumlardan biri midir?
Eğer ikincisiyse mesele artık yalnızca kimin suçlu, kimin haklı olduğu tartışmasından ibaret değildir.
Elbette hukuk suçluyu bulur. Ama siyasetin de kendi hesabını vermesi gerekir.
Çünkü siyasetin itibarı, kendisini sorgulamaya cesaret edemeyenlerin elinde kaybolur.
Ve bir gün vatandaş sandığa giderken artık yalnızca, “hangi parti?” diye sormaz.
Çok daha ağır bir soruyu sorar. “Bunlara neden güveneyim?”
İşte asıl siyasi yıkım, o sorunun cevapsız kaldığı gün başlar!
Sizce?
***
BİRAZ TEBESSÜM!..
Vekilin biri seçim turunda!.. Köy gezisinde, dikkatini değirmen çekmiş. Merkep, değirmeni döndürüyormuş!
Vekil sormuş:
— Bu eşeğin boynundaki zil ne işe yarıyor?
Köylü demiş:
— O zil sustuğunda eşeğin durduğunu anlıyorum. Müdahale edince tekrar harekete geçiyor.
Vekil akıllıca demiş:
— Peki, eşek olduğu yerde durup başını sağa sola sallarsa nasıl anlayacaksın, durduğunu?
Köylü cevap vermiş:
— Tabii ki anlayamam… Ama bizim buralarda ne gezer akıllısı efendim!..
***
GÜNÜN SÖZÜ
Siyasette güven bir kez kaybedildi mi, onu yeniden kazanmak sandıktan çok daha uzun sürer.

Yorumlar