YOLSUZLUĞUN MAZERETİ, GAZETECİLİĞİN SUSKUNLUĞU OLAMAZ!

Yolsuzluk, rüşvet, irtikâp, evrakta sahtecilik…

Eşe, dosta, akrabaya, baldıza, kardeşe, ağabeye, yeğene makam ve mevki dağıtmak…

Ehliyeti, liyakati ve niteliği değil, “adamım” anlayışını esas almak…

Bütün bunlar neyin göstergesidir?

Elbette ki çürümüşlüğün ifşasıdır.

Kamu gücünün kişisel ve çevresel çıkarlara tahvil edildiği bir anlayışın egemen olmasıdır.

Siyasi kimliğin, makamın ve mevkinin sağladığı gücün; bürokratik ilişkilerin, akrabalık bağlarının ve Ankara’daki dayıların, ablaların, eniştelerin kamu yönetiminin önüne geçirilmesidir.

***

Ne yazık ki bugün karşımızda duran tablo, bu soruları fazlasıyla sorduruyor.

Vahim olan ise bu soruları sormanın dahi başlı başına bir mesele hâline gelmesi.

Üstelik artık mızrak çuvala sığmıyor.

Birileri konuştuğunda…

Ya da bizim gibi gazeteciler, sorumluluk duygusuyla yazıp çizdiğinde…

Hemen o bildik itirazlar yükseliyor. -Başka işiniz mi yok? Niye bunu yazıyorsunuz?- Ötekini niye yazmıyorsunuz?

İyi de… Öteki dediğiniz nedir?

Varsa söyleyin.

Belge varsa ortaya koyun.

Bilgi varsa paylaşın.

İddia varsa araştıralım, soruşturalım, yazalım.

Ama ortada olmayan bir şeyi, “ötekini de yaz” diyerek varmış gibi göstermek ne gazeteciliktir ne de hak aramaktır.

Çünkü gazetecilik, “ben bunu yazdın, onu neden yazmadın?” hesabı değildir.

Gazetecilik, önüne gelen sorunu görmezden gelmemektir.

Hele mesele kamu kaynakları, kamu makamları ve kamu hakkıysa…

Susmak değil, sormaktır. Bizim yaptığımız da budur.

 

***

Yarım asra yaklaşan bir meslek anlayışı

Meslekte yarım asra merdiven dayamış biri olarak, bu kentte ne yalnızca alkışladık ne de yalnızca eleştirdik.

Sağlıkta güzel bir iş yapılır, yazarız.

Millî Eğitimde başarılı bir proje hayata geçirilir, hakkını teslim ederiz.

Tarımda üretime katkı sağlayan bir çalışma yapılır, destekleriz.

Karayollarında kentin ihtiyacına cevap veren bir yatırım gerçekleştirilir, görürüz.

Belediyeler hizmet üretir, yazarız.

Üniversite başarılı bir iş yapar, onu da alkışlarız.

Ama aynı kurumlarda kamu yararını ilgilendiren ciddi bir sorun, usulsüzlük iddiası, kayırmacılık veya şaibe gündeme gelirse onu da sorarız.

Bunun adı çelişki değil, gazeteciliktir.

Bir kurumu veya yöneticiyi bir gün övmek, ertesi gün aynı kurumda ortaya çıkan bir yanlışı görmezden gelmeyi gerektirmez.

Tam tersine…

Doğruya doğru, yanlışa yanlış diyebilmek gazeteciliğin asgari şartıdır.

 

***

Dicle Üniversitesi konusunda yaptığımız da budur

İyi olanı gördük, söyledik. Eleştirilmesi gerekeni eleştirdik.

Sorular sorduk. Cevap bekledik.

Yolsuzluk, usulsüzlük ve çeşitli şaibeler konusunda gündeme getirdiğimiz soruların bir bölümüne hâlâ cevap verilmedi.

Şimdi soralım. Cevaplanmayan soru, sorulmamış mı sayılacak?

Bir iddiaya cevap vermek yerine, o iddiayı gündeme getiren gazeteciye kızmak meseleyi ortadan kaldırır mı?

Gazeteciyi susturmak, soruyu susturur mu?

Hayır!

Bir sorun varsa konuşulur.

Bir iddia varsa araştırılır.

Bir yanlış varsa düzeltilir.

Bir suç söz konusuysa hukuk gereğini yapar.

Bunun yolu gazeteciyi hedef göstermek değil, sorunun kendisine cevap vermektir.

 

***

TEKNOFEST ve değişmeyen ölçümüz

Gelelim başka bir meseleye…

Kentte TEKNOFEST gibi büyük bir organizasyon düzenleniyor.

Diyarbakır açısından ortaya çıkan sosyal, ekonomik, teknolojik ve tanıtıma ilişkin değeri görmemek mümkün mü?

Elbette değil. Görürüz. Takdir ederiz. Alkışlarız.

Nitekim dün yazdık. “ŞEHRİN SEMALARINDA GELECEK DALGALANIYOR!”

Çünkü bizim ölçümüz açık.

Kadim şehre bir çivi çakanı baş tacı ederiz; var olan çiviyi sökeni de eleştiririz.

Kim yaparsa yapsın…

Kime yakın olursa olsun…

Hangi siyasi kimliği taşıyor olursa olsun…

Kente katkı sağlayan işi görürüz.

Kentin hakkına zarar veren işi de sorarız.

Burada kişisel hasımlık yok.

Siyasi hesap yok.

Kimlik üzerinden husumet yok.

Bizim kent milliyetçiliğimizin sınırı bellidir:

Bu kentin hakkı, hukuku, itibarı ve geleceği.

Gerisi bizi bağlamaz.

 

***

Yanlışın mazereti olmaz

Tam da burada bazılarına bir çift sözümüz var:

“Başka yerlerde de oluyor.”

“Dünyanın her yerinde var.”

Öyle mi?

Başka yerde olması, burada yapıldığında onu meşru hâle mi getiriyor?

Dünyanın bir başka ülkesinde yolsuzluk yaşanması, buradaki yolsuzluk iddiasını ortadan mı kaldırıyor?

Bir yanlışın yaygın olması, onu doğruya mı dönüştürüyor?

Başkasının yanlışı, bizim yanlışımıza ruhsat değildir.

Bu kadar basit.

Kamu hakkının coğrafyası olmaz.

Rüşvetin “ama”sı olmaz.

Adam kayırmanın siyasi rengi olmaz.

Yanlış, kim yaparsa yapsın yanlıştır.

Asıl tehlike de belki burada başlıyor.

Çünkü bazen toplumları yoran yalnızca yolsuzluk, usulsüzlük veya kayırmacılık değildir.

Yanlışın normalleştirilmesi, daha büyük bir tehlikedir.

Her yerde oluyor.

Bunda ne var?

Ötekiler de yapıyor.

Sen neden bunu yazıyorsun?

Bu cümleler çoğaldıkça hesap sorma kültürü zayıflar.

Yanlış yapan değil, yanlışı dile getiren tartışılır hâle gelir.

İşte bizim itirazımız bunadır.

 

***

Gazetecinin tarafı

Biz kimsenin hasmı değiliz.

Ama kimsenin de alkışçısı değiliz.

Makamların şahsi mülk olmadığına inanıyoruz.

Kamu görevinin aile mirası olmadığına…

Devletin imkânlarının eşe, dosta, akrabaya dağıtılacak bir ganimet olmadığına…

Liyakatin torpil karşısında ezilecek bir ayrıntı olmadığına…

Ve gazeteciliğin “aman dokunmayalım” mesleği olmadığına…

İnanıyoruz.

Çünkü bizim derdimiz birilerini dövmek değil.

Birilerini kollamak da değil.

Derdimiz, bu kentin hakkını korumaktır.

Gazetecinin asıl sorumluluğu güçlüden yana olmak değil, hakkın ve hakikatin yanında durmaktır.

Bu nedenle kimseye eyvallahımız yok.

Ne siyasi kimliğe…

Ne makama…

Ne mevkiye…

Ne de güce…

 

***

Son söz

Kim yaparsa yapsın, doğruya alkış; yanlışa itiraz.

Bizim gazeteciliğimiz dün de buydu.

Bugün de bu.

Yarın da bu olacak.

 

***

GÜNÜN SÖZÜ

Gazetecilik, güce göre yön değiştirmek değil; hakikate göre istikamet belirlemektir.


Yorumlar

Yorum Yap