POST MODERN LİBERAL DEMOKRASİ!?

Sevgili okurlar…

Malumunuz üzre, Hicri takvimde yeni bir yıla girdik.  Yeni yılın başlangıç günü, 30 Temmuz 2022 tarihine tevafuk etti..  1 Muharrem 1444 yılı.. Tüm İslam dünyasının bu mübarek hicri yılını gerçek manada idrak etmesi dileğiyle, yeni yılımız herkese hayırlı uğurlu olsun…

Yeni yılımız diyoruz. 

Zira İslam dünyasının Hicri Takvimi, Hz. Peygamber (S.A.V)’in 13 yıl boyunca küfrün, şirkin, mezalimin, alçalışın boy gösterdiği bir zaman dilimi olarak bilinmektedir.

Tabi, Peygamber Efendimizin onların şerrinden, kötülüklerinden, alçalışlarından korkarak kendi memleketini terk etmek manasını taşımıyor.

Çünkü göğüslediği tevhid davasını daha güzel ve kolayca tüm insanlığa yayabilmesi için başlangıç olarak bilinen bir zaman dilimi içerisinde Hz. Peygamber (S.A.V)’e inanan ve tabii olan çok büyük bir azınlıktan ibaret arkadaşlarıyla beraber, Medine’ye göç etmiştir..

İşte bu göç durumuna “Hicret” denir.

Diğer bir deyimle, daha anlaşılır vaziyette özetlemek gerekirse;

Hicret, İslam Peygamberi Hz. Muhammed (S.A.V) ve beraberindeki Müslümanların, 622'de Mekke'den Medine'ye göç etmelerine verilen isimdir.

Bu göçün sonucunda Medine'de, Medine Sözleşmesi ile günümüzde İslam devleti olarak sınıflandırılan devletlerden ilki kabul edilen “Medine Şehir Devleti” kurulmuştur.

İşte o tarih yeryüzündeki inanan tüm İslam dünyası için bir takvim tarihi olarak bilinmektedir..

Ve “Hicri takvim” olarak adlandırılmıştır…

Hiç kuşkusuz ki İslam dünyasının bireyinden tutun da ailelere kadar, aile birliklerine kadar, tüm topluma ve toplumu yöneten devletin tüm resmi kurum ve kuruluşlarına kadar, bilaistisna bu tarih ışığında yol yürümeleri gerekir…

Ona inanmaları lazım…

Bu tarihe karşı inanç gücü içerisinde günlük hayat akışlarını biçimlendirmek şarttır…

Çünkü bu yol, Hz. Muhammed (S.A.V)’in yoludur.

“Müslüman olarak ben bu yolda yürümeyi yeğliyorum, tercih ediyorum ve devam ediyorum” demek gerekir.. Ama ne yazık ki bugün İslam dünyası, özellikle Türkiye “heyhat ki heyhat!” demekten başka bir şey diyemiyoruz; zira bu yoldan oldukça uzak..

Bu anlayış içerisinde yaşamayı ümmet olarak acaba kaçta kaçı bunu idrak ediyor..

İman nokta-i nazarında, bunu kaçta kaçı yaşıyor…

Elbette ki ümmet için, yani İslam dünyası için çok büyük bir sorundur ve bu sorunu çözmeye çalışmadığı müddetçe, buna son verilmediği sürece, ilme, irfana dayanan bir ümmet anlayışına sahip olamaz…

Hiçbir yere de gidemez..

Yeryüzündeki toplumlara ve devletlere karşı da bir “zafer” beklentisi de söz konusu olamaz.

Zira bakıyoruz ki İslam mefhumu, ümmetçilik mefhumu, Kur’ana dayalı bir günlük hayat biçimlendirilmesinde değil, yakından uzaktan alakası yok..

* * *

Gel gelelim; ülkenin siyasi hayatına! Tabi geçmişi göz ardı edemeyiz..

Nitekim iki gün önce, A Haber TV’de 28 Şubat’a ilişkin “hatırlatma” başlıklı bir belgesel yayınlandı.. Doğrusu, tesadüfen bende o an A haberi izliyordum… Belgeseli pür dikkat izledim.. Anlatılanlar hayli kapsamlı..

O günkü Türkiye camiasına, Türk milletine, Türk devletine, ülke bütünlüğüne karşı kurnazca değişik isimler kullanılarak Atatürkçülüğün gölgesinde ABD’den, dış mihraklardan, Siyonist dünyasından alınan talimat doğrultusunda, “vesayetçi” bir anlayış hâkimdi…

Başta 33 derecede mason olan bir Cumhurbaşkanı iş başındaydı.. Süleyman Demirel.. Ki o dönemin Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde oluşturulan birkaç general..

Vesayet kurma adına; meşru hükümeti “irticayla” suçlayarak devirdiler…

Başbakan Erbakan’ı da evine gönderdiler..

Onların eylem ve söylemleri, Batı Çalışma Grubunun post modern hareketinin öncülüğünde ana hedefleri milli iradeye düşmanlık, toplumun inancına karşı alçakça bir kin ve nefret ortamı yaratmaktı…

Zira 28 Şubat’ın ruhunun, ülkeyi bölüp parçalama cihetine yönelik kirli bir hareket olduğunu bilmeyen yok…

O dönemde Türkiye’nin, ne kadar kirli komplo teorileriyle karşı karşıya kaldığını, tarih not etmiştir…

Haince bir hareket olduğuna tarih şahittir…

Mezardaki ölüler dahi bunu hissetmiştir diye düşünüyoruz.

Hatırlarsak, 33 derecede mason olan Cumhurbaşkanı Demirel ağzını açıp diyordu ki;

“İrtica hortladı..

Bunlar laik demokratik sistemin yerine şer’i bir sistemi getirme çabasındalar..

Ordu bunu içine sindiremiyor ve kabul etmiyor.

Dönemin sözde Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, devletin başbakanıyla karşılaştığı zaman yüzünü ondan çeviriyordu…

“Atatürk düşmanlarıyla biz yan yana duramayız” diyecek kadar haince bir tutum sergiliyordu…

Satılmış bir anlayış..

Ne hazin ki TSK’nin şerefli üniformasını omuzlarına koyup taşıma becerisi altında İsrail’in nam-ı hesabına konuşuyordu…

Nihayetinde dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan ile Doğru Yol lideri Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller’i “milli iradeyi” temsil ettikleri koltuktan alaşağı ettiler…

Vesayeti oluşturdular…

Nara atıyordu, Bolşevik baykuş durumunda olan Genelkurmay Başkan Yardımcısı Çevik Bir.

Ayağının tozuyla, Amerika’dan gelmişti.

Oradan aldığı icazetle 28 Şubat “Post Modern” darbeyi gerçekleştirdiler..

Hep ifade ederim..

Bunların hiçbirinin şerefli Türk ordusuyla uzaktan yakından alakaları yok…

Onlar birer ajan olarak, TSK’ya sızmışlardır…

Ve bu ajanlar, ne yazık ki devletin şerefli üniformasını kullanarak İsrail’e piyon olma halini yaşattılar…

Ve bu hıyanet şebekelerine de destek olan, arka çıkan, diğer bir deyimle sırt veren, güç veren bir Cumhurbaşkanı vardı o gün!..

O zatı na muhterem de, 33 derecede mason rütbesine ulaşan bir üstad-ı azam durumundaydı.

Elbette ki böyle bir durumu bekliyordu zaten.

* * *

İşte bakınız, sevgili okurlar.

Başlık olarak kullandığımız “POST MODERN LİBERAL DEMOKRASİ!?” ifadesinin ne kadar sahte bir ifade olduğunu, bu memlekette ne kadar hıyanet şebekelerinin tarih boyu bu kelimeyi kullandıkları aşikârdır.

Hala da kullanmaya devam edenler var…

Darbecilerin mahsulü olan anayasanın dibacesine yerleştirmişler ise de bu da kasıtlıdır, haince bir plandır, Türkiye devletiyle, milletiyle, ülkesiyle bunu hiçbir zaman kabullenemez ve kabullenmemiştir.

***

Bakınız, yazımıza son vermeden evvel, Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretlerinin “MEKTUBAT” isimli eserinde bir alıntıyı size aktarmak istiyorum…

Türkiye’deki bu yüz yıl içerisinde hıyanet şebekelerinin post modern, laikçi, sekülarist, Kemalist anlayışları gölgesinde cambazlıkla kullandıkları ifadeleri kullananları dolayısıyla deşifre ediyor burada Üstad..

Bediüzzaman Hazretleri, ahiri zaman fitnelerinden şöyle söz ediyor;

“Tabiiyyun, maddiyyun felsefesinden tevellüt eden bir cereyan-ı Nemrudâne, gittikçe âhirzamanda felsefe-i maddiye vasıtasıyla intişar ederek kuvvet bulup, Ulûhiyeti inkâr edecek bir dereceye gelir.”

Bediüzzaman’ın bu cümleleri yeni deyimlerle şöyle tarif edilir.

Tabiatçı ve materyalist felsefeden doğan bir Nemrudu, Hz. İbrahim’in mücadele ettiği deccal akımı, ahiri zamanda maddeci felsefe sayesinde yayılarak kuvvet bulup, Allah’ı inkâr edecek bir dereceye gelecektir.

Bu ahirzaman fitnesinin daha önce hiç görülmemiş derecede büyük bir inkâr (küfür) sistemlerini kuracaklarını haber verir.

Bu konunun başından beri incelediğimiz yeni sekülar düzen (Nousordo Sekülarizm) işte bu fitnedir.

Düzen, dünya tarihinde hiç olmadığı kadar insanları sekülarlaştırmış, dinden koparmıştır.

Protestanlık ve ardından aydınlanma ile Avrupa’da doğan sekülar düzen buna daha akademik bir ifadeyle modernistlik denebilir.

28 Şubat’taki Batı Çalışma Grubunun oluşması, kesinlikle “sekülar” adı altında, “Kemalizm” adı altında İsrail’e yapılan bir hizmettir.

Bunun dayanak noktası da daha doğrusu kumandası da Amerika’dan gelmiştir ve getiren de Çevik Bir’dir.

Bugün 14 general de cezaevlerindeler, hak ettikleri yerdeler.

Bir de birkaç tanesi de öldü gitti zaten.

“İla cehenneme zumera.”

Allah, her şeye hâkimdir sevgili okurlar.

Kâinatın yürümesi, idamesi ve izalesi, yüce kudretin elinde olduğundan hiç kimsenin kuşkusu olmasın.

En derin saygı ve sevgilerimle.