SANAYİ VE TEKNOLOJİ BAKANLIĞI İLE DİYARBAKIR OSB MÜDÜRLÜĞÜ!? (II)

Sevgili okurlar..

Dünkü sohbet köşemizde, Diyarbakır Organize Sanayi Bölgesi Müdürlüğünde yaşanan ve yaşatılan bir dizi keyfiyete, usulsüzlüğe, resmi belgede sahteciliğe, köylü ile yatırımcıyı “hileli yollarla” bir ölçüde dolandırıldığına ilişkin mevzuya dikkat çekmiştim...

Ve bu dikkati çekerken Sanayi ve Teknoloji Bakanımız Sayın Mustafa Varank’ın da, gerçeklere vakıf olmasını istemiştim...

Her ne kadar kendisine ulaşan bilgiler olduysa da, “gerçeklerin gün yüzüne çıkması” için, tez elden kapsamlı bir inceleme ve soruşturma başlatılması çağrısında bulunmuştum!..

Çünkü Organize Sanayi Bölgesi, yıllar yılıdır kentin sanayisinin gelişmesinde, istihdam alanlarının yaratılmasında, bölgenin kalkınmasında bekleneni verememiştir!...

Bilakis, yatırımcıların “önünü” kesmiştir..

Küçük olsun benim olsun “vesayet” anlayışıyla yönetile gelmiştir...

Üstyapı ve altyapı noktasında, gelişmediği gibi!...

Bölgedeki bir çok ilde var olan OSB’lerin çok ama çok gerisinde olduğu, herkesçe biliniyor..

Bölgenin göz bebeği olan Diyarbakır’a hiç de yakışmayan bir hal içerisinde!...

Ki bu anlayış bölgemizdeki fakru-zaruret içerisinde kıvranıp duran köylüye, işsize, yoksul insanlarımıza hep kem gözle bakmıştır...

Hak, hukuk, yasa ve mevzuat kale alınmadığı gibi, “Alinin külahını Veliye, Velinin külahını Ahmete giydirme” politikasıyla, yönetilmiştir..

Gelen giden, yasal olarak mütevelli heyet başkanlığı görevini yürüten Valiler de ne hazindir ki “sorgusuz, sualsiz” biat edici, olup bitene “ya duyarsız, ya da göz yuman” bir tavır içerisinde olunca, çark hep bildik dönmüştür!?..

***

Ancak, AK Parti iktidara gelince bir çok tabular yıkıldı!..

Geçmişin kalıntıları silinmeye başlandı..

Özellikle devlet ile millet arasındaki “kutuplaşma”, inkâr ve asimilasyon, vesayetçi anlayış zaman içerisinde, yok oldu!...

20 yıllık zaman dilimi içerisinde, devlet ile millet kaynaştı, köylüyü bağrına bastı, sosyal, ekonomik, kültürel, siyasal yönde bir çok devrimler yapıldı!...

Huzuru, güveni, istikrarı sağladı...

Cumhurbaşkanı Erdoğan 2005’te Diyarbakır’da şöyle seslenmişti..

“Kürt sorunu benim sorunumdur. Kürtleri hiçbir zaman yalnız bırakmayız..”

“Bunun yanında, bölgeler arası geri kalmışlığı ortadan kaldıracağız, Batıda ne varsa, Güneydoğu’da o olacak” diye vaatlerde bulunmuştu..

Ki birçoğu gerçekleşti...

***

Özelikle, işsizliği ve yoksulluğu sonlandırmak, bölgede ekonomik gelişmeyi sağlamak, sanayi ve teknoloji, ticaret alanında kalkınmayı sağlamak adına, Organize Sanayi Bölge Müdürlüklerine “yeni bir düzenleme” getirerek aktifleştirdi...

İşsizliği körükleyen zihniyetlere karşı tam tersine iş potansiyelleri oluşturuldu, çalışma ortamları yaratıldı, bölge insanı yekûn olmasa da kısa sürede iş güç sahibi oldu..

***

Tabi hükümetin bu stratejisi ve bölgeye olan hassasiyetini, ne yazık ki yerel yönetimler, etkili ve yetkili zevat, istismar etti.

Devlet imkânları bir kesimle sınırlı kaldı..

“Kaş yapalım derken, göz çıkarma” misali!..

Denir ya...

Devlet teşviklerini yağdır..

İmkanlar sağla..

İş, güç, yatırım sahibi yap...

Devletin bütçesini bu alanda harca, kesenin ağzını aç!...

Ama diğer yandan, köylüyü de mağdur et, yoksul, perişan, işsiz ve sahipsiz bırak(!)...

Köylünün “mera” vasıflı arazilerine el koy..

Onu topraksız bırak..

İstimlâk etme...

Tek kuruş para ödeme..

Sonra araziyi sermayedar kesime “bedelli” olarak ver!..

Üstüne üstlük bir de teşvik imkanı sağla..

Sonra da “ben hukuk devletiyim, ülkenin kalkınması için bunu yapıyorum” de...

Ne tezat, ne yaman çelişkiler yumağı!...

***

Dile kolay!...

Bir taraftan ülkenin kalkınması için “bir zümreye” arazi tahsisi yap, iş imkanı, teşvikler tanı!... Servete servet kat!..

Diğer yandan arazisine, evine, barkına, bahçesine el koyduğun köylüye, “zorbalık” yap!?.

Valilik vasıtasıyla, güvenlik güçlerini köylüye karşı harekete geçir!...

“Evini, barkını terk et. Burası, Organize Sanayi Bölgesine tahsis edilmiştir... 15 gün içerisinde, burayı boşalt. Yoksa Jandarma ve Polis marifetiyle sizi cezalandıracağız, evinizden sizi zorla çıkaracağız” de...

İçler acısı bir tablo!..

Köylü şaşkın, perişan, çaresiz, boynu bükük, gözü yaşlı!..

Kime gidecek?...

***

Sormak istiyorum...

İktidar ve Valilik acaba buna ne gibi bir çare ve gerekçe sunuyor?!

Aldatmaca kavramlarla köylüyü ikna etmeye çalışan mülki idare amirleri, nasıl böylesi bir keyfiyeti sergileyebiliyorlar...

Başta Sayın Valimiz Münir Karaloğlu dahil olmak üzere etkili ve yetkililer, OSB Müdürlüklerine, cebri olarak yasallaştırma göstermeliğiyle köylüden gasp edilerek alınan arazilerle ilgili, neden çözüm üretici bir hal, geliştirmediler..

Tüm bu yapılanlar, bir hukuk devletinin içtihadında nasıl izah edilir?

Biri yanıt vermeli!...

***

Sayın Cumhurbaşkanımız, zaman zaman şöyle bir vurguda bulunuyor...

“İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.”

Merhum Sultan Abdülhamid de saltanat tahtı üzerindeyken aynı bu ifadeleri kullanıyordu.

Zaten demokratik hukukun üstünlüğüne inanan bir devlet anlayışının da, bunu icra etmesi gerekir..

Ama nerde?!

Dile getirdiğimiz mevzu hukuki yönde açık ve net olarak; “nitelikli bir suç” içermektedir...

Organizeli bir suç söz konusu...

Pek tabi ki bunu Anayasa suçu olarak da nitelendirebiliriz!...

Devletin felsefesi, iktidarın da milli iradeye dayalı siyasetinde olması gereken; “O mağdur, perişan, çaresiz köylüyü bağrına basıp, sorununa çözüm” getirmesi gerekir!...

Hakkına ve hukukuna riayet edip, sahiplenmesi lazım..

Onun gönlünü alması lazım...

***

Çünkü, köylünün “hayat damarı” olan mera durumundaki araziye, önce el konuluyor..

Sonra hileli bir şekilde, “mera” vasfından çıkarılıyor.. Hazine arazisine dönüştürülüyor... Ve bu arazi başkalarına “yatırım adı altında” peşkeş çekiliyor...

Bunu yapan Organize Sanayi Bölge Müdürlüğünün heyet-i mecmuası da araziyi “yüksek meblağlarla” satıyor...

Birilerine tahsis ediyor...

Ancak, devlet olarak o mağdur mülk sahiplerine, ya da aba ecdatlarından beri mera olarak kullanan köylülere tek bir kuruş verme!...

Ve “Ben devletim, ben iş yapıyorum, ben hukukun üstünlüğüne inanıyorum” gibi kavramları kendine bayrak yap!...

Hâsılı kelam, kimse kimseyi kandırmasın...

***

Yazıya nokta koymadan önce dostum, deneyimli kalem sahibi Abdurrahman Dilipak’ın dünkü Yeni Akit Gazetesinde yayınlanan “İttihad-ı İslam ve Tefrika” başlığı altındaki yazısından birkaç paragraf aktaracağım

Ama önce şöyle bir uyarıda bulunmak istiyorum...

Ey millet!

Sen inançlı bir milletsin.

Âli cenapsın.

İnanmış bir Türk vatandaşısın.

İslam kardeşliğiyle, İslam bayraktarlığı altında bin yıldan beri Türklerle Kürtleri omuz omuza verdiren bu yüksek anlayışa sahipsin..

Bu anlayışa sahip çık!

Korkma, meşru zeminde hakkını ara!

Zira Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir hukuk devletidir.

Kimsenin hakkı kimsenin yanında kalmasın...

Riyakârlıkla devletin millete karşı güvenini sarsabilecek keyfi uygulamalara da kulak asma.

Hakkını ara.

Eğer devlet arazini senden alıyorsa, görülen lüzum üzerine (!?) el koyuyorsa,  mutlaka bedelini sana ödemesi gerekir.

Bu ödemeler bugüne kadar vatandaşa verilmemişse, o zaman Türkiye Cumhuriyetinin bir hukuk devleti vasfına halel getirilmiştir..

Keyfi bir uygulamadır...

Devletin valileri, devletin güvenlik güçlerini kendi vatandaşının üzerine yürütüp arazisini elinden bedelsiz olarak alma gibi bir hakkı, hukuku ve yasal yetkisi yoktur...

Hukuk devletinin tescilinde böylesi bir uygulama da yoktur.

Tekrar ediyorum.

Bu bir anayasa suçudur.

* * *

Dilipak hocanın yazısına gelirsek...

Âkif’ten örnek getirerek şöyle diyor?..

“Tefrika girmeden bir millete düşman giremez, toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.”

Evet, “Fikri kavmiyyeti tel’in ediyor Peygamber.” “Adı batsın onu İslâm’a sokan kaltabanın! / Ne Araplık, ne de Türklük kalacak, aç gözünü! / Dinle Peygamber-i Zîşân’ın İlâhî sözünü. Ne Hilâfet kalıyor ortada billâhi, ne din!” Akif devam eder gider, ama kim dinler!.

“Cem olmak”! Cami ya da cemevi dediğinizde “toplantı mekânı, cem olunan yer” demiş oluyorsunuz. Hane-i saatiniz de aslında ŞAHSİYET sahibi bir KİŞİ’nin, KİŞİLİĞİ’nin şekillendiği ve FERD’iyet kazandığı en küçük sosyolojik topluluk, AİLE’dir.

***

“İstanbul Sözleşmesi” ve “Lanzorette” ile FERD’iyet akıl, irade ve gelenek, din, ahlak gibi değerlerden soyutlanarak BİREY’in yüceltilmesi aslında Cemaat’e, cem olmaya, kadını erkeği, anne-baba, dede-nine, kardeş, hala-teyze, amca ve dayıya açılmış bir savaştır. Bugün yaşanan CEMAAT düşmanlığının arkasında aslında bu ŞEYTANİ AKIL(SIZLIK) var gibi!”

* * *

İşte bakınız, sevgili dostlar.

Bu yazıdan da anlaşıldığı gibi bugün ekonomiksel sıkıntılarla karşı karşıya olan Türkiye, hele hele kültürel ve ahlaki çürümüşlüklerle beraber, açlık ve sefalet enflasyon gırtlağa dayandı...

Bu halk ne yapacak, nasıl devletiyle kaynaşacak?

Onun için sayın Dilipak’ın dediği gibi Tefrika işe buradan çıkar, tahribatı da yüksek olur..

Yukarıda belirttiğim gibi;

Toplumun bir kesimini yücelt, kalkındırma şansını ver.

Diğer bir kesimini de yoksulluğa, yozlaştırmaya, perişanlıkla karşı karşıya bırak.

Yeryüzünde bir hukuk devletinin yapabileceği bir şey değildir bunlar.

***

Dünkü SÖZ Gazetesinin manşetinden şöyle bir haber okuduk.

Ki haber, bizim yukarıda yazdıklarımızı bir bir kelimesi kelimesine teyit ediyor.

Haber aynen şöyle;

“ŞİRKETE 34, HALKA 115”

“Cep yakan elektrik faturaları: Devletten şirkete yüzde 34, şirketten halka yüzde 115 zam.”

Bunu hukukun, yasaların, uygulamaların, adaletin neresine sığdıracaksın yani?

En derin saygı ve sevgilerimle.