ZALİMİN ZULMÜ HEP YANINA KAR MI KALACAK?!

Sevgili okurlar.

Tarih boyunca insanımıza, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu insanımıza yapılan mezalimler, sahte iftira odaklı fişlemeler, resmi evrakta yapılan tahribatlar, hak, hukuk ve adaleti ayaklar altına alanların yanına kar mı kalacak?!

Hele hele şu 28 Şubat vesayetçilerinin sözde devlet adına yaptıkları “karanlık ve kirli, sinsi hainlikler unutulacak mı?..

Hayır, hiçbiri unutulmaz, unutulmayacaktır da...

Kayıp da edilemez...

Ve kimsenin yaptığı da yanına kar kalmayacak, kalmamalıdır?!.
İki gün boyunca “BU DEJENERASYON VE TOPLUMSAL AHLAKİ ÇÖKÜNTÜ, TÜRKİYE’Yİ NEREYE GÖTÜRÜR?!” başlığı altında ülkede ve yer küresinde “birbiriyle ilintili” mevzuları, irdeledik...

Bugün sorgulayan ama “adalet çağrısını” içeren bir başlıkla, sohbetimizi, derinleştirmek istiyorum!...

Hazin olan şudur ki; her gün biraz daha toplumda vücut bulan ahlaki çürümüşlüğü körükleyen siyasi yozlaşma, kamuyu da aynı minvalde erozyona uğratıyor...

Siyasetin özellikle kendine bağladığı bazı önemli kamu kurum ve kuruluşlarının bünyesindeki çalışma stili apayrı bir şekilde toplumu çürümüşlüklerle karşı karşıya bırakıyor..

Hem de mahkûm edici şekilde…

***

Değerli okurlar..

3 maymunu oynayan, çok satan ve çok izlenen medyanın hal-i pür melali oldukça dikkat çekicidir.

“Gün oğlu” diyorlar ya..

İşte böylesine bir karaktere sahipler..

Kişisel rant peşinde koşan nice anlayışların peş peşe varlığı ayrı bir çile...

Kesintisiz yürümeleri ve hâkimiyet kazanmaları, toplumu gerçekten içten vuruyor, üzüyor, tazip ediyor.

Yüksek dejenerasyonla karşı karşıya kalınıyor...

Haliyle, bu güdümlü siyasetin neresine güveneceksin kaygısına kapılıyorsun?

Çünkü “Görmedim, duymadım, bilmiyorum” gibi varlık gösteren güdümlü siyaset, enva-i olumsuzluğa zemin yaratıcı...

Beri yanda kendini “dava temsilcisi” gösterip, devekuşu misali, olup-bitenlere karşı başını kuma gömmüş zatların varlığı...

Der demez, “heyhat” dedirtiyor insana...

Olup-bitenleri irdeleyip, kaleme alırken gerçekten insan üzülüyor...

Ülkemin, devletimin, bürokrasimizin ve siyasetimizin hal-i pür melalinin böyle “derin çürümüşlük” arz etmemesi gerekir..

Ama kime dersin?

On-on beş yıl öncesine kadar sağ kulvarda yürüyen, davayı göğüsleyen muhafazakâr kesimin baş savunucusu rolünü oynuyorduk.

Kalemimizle, düşüncemizle, malımızla, canımızla…

Çok ağır bedeller ödedik.

Geçenlerde de yazmıştık.

İşyerimizde hain tezgâhların pusu kurduğu tuzaklarla, hain kurşunlarla şehit olan insanlarımızın, evlatlarımızın hiçbirine şahadet unvanı verilmedi?..

Neden mi?

Bize göre bu soruya cevap vermek çok kolay...

Zira 28 Şubat’larda devletin dönen dolabı ters dönüyordu.

Kozmopolit bir hal içerisinde yürüyordu.

Kamu kurum ve kuruluşları, her ne kadar şeklen bölgemizde devletin birer temsilcisi olarak görünüyorlarsa da bize göre şekliydi ve hayaliydi.

Zira 2000’li yıllarda ansızın bir akşamüstü gözaltına alındım.

İki çalışan arkadaşımla beraber…

Meğerki sebeb-i mucibesi, dönemin DGM başsavcısı Nihat Çakar’ın talimatıymış.

O talimatın nedeni ise benim bir yakınımdan dönemin parasıyla 7 bin beş yüz lira karşılığında 0 km Ford araba alması...

Hem de Avukat İhsan Fikret Biçici aracılığıyla alınmıştı bu para..

Ben de bunu duydum ve medyalık bir duruma getirmek istedim..

Adalet Bakanlığına şikâyet ettim...

Başsavcı Çakar’ın kulağına bu şikayetim gitmiş ve bunu tehdit saymış..

Beni “davamdan” caydırmak için JİTEM’in başkomutanı Cemal Temizöz ile beraber, plan yapılmış...

Ve ben gözaltına alındım...

Peki bunu da nasıl yapmış ve planlamışlar?..

Beni Hizbullahçılık yaftalarıyla, sahte evrak tanzim ederek, sahte yalan fişlemeyle, bir de cezaevinde bulunan Şemdin Sakık’ın tanıklığıyla böyle kirli bir tezgâhı gerçekleştirdiler...

İşte sevgili dostlar.

O gece yarısı gözaltına alınıp sorgulanırken, bir baktık ki sözde itirafçı bir PKK’lının başucunda çalışan “Parmaksız Zeki” kodunu taşıyan Şemdin Sakık’ı karşımıza çıkardılar. 

Çıkaran Jandarma İstihbarat Binbaşı Cemal Temizöz...

JİTEM’in başkomutanı...

Bizim suçumuz Altındağ Dinlenme Tesisleri’nde Hizbullah kampını kurmuş olmamızmış (!?)

İspatı da ve olayın şahidi de, ne hikmetse Şemdin Sakık!

Karşımıza çıkan Şemdin Sakık’a “beni tanıyor musun?” dedim.

“Yok, ben seni tanımıyorum” dedi.

Ama oralardan geçip giderken başlarında beyaz takkeli çocuklar vardı, bize dediler ki burası Hizbullah kampüsüdür. Ben bu şekilde gördüm dedi.

Tabi illallah dedim.

Bu ne yalan, bu ne sahtekârlık, bu ne uydurma.

Bu Şemdin Sakık yıllarını Kuzey Irak dağlarında geçirmiş bir insan, nereden geldi Altındağ’dan geçti.

Bu arada hem gülmek, hem üzülmek, hem ağlamak elde değildi.

Tabi tek sorum buydu.

Dedim ki büyük bir iftira, yalan atıyorsunuz!.

Amma velâkin Şemdin Sakık’ın zorla cezaevinden alınıp getirilmiş olması yüzünden hal ve hareketinden belliydi.

* * *

İşte bakınız, sevgili okurlar.

Rejim, sistem ve sistemi yöneten bu ülkenin gelen giden iktidarlarının hal-i vaziyetleri ve ahlaksızlık çukurunun derinliğine düşmeleri, bize göre tarih boyunca böyle ibretnüma ahlaki çürümüşlük ne gelmiş, ne gitmiş, ne de görünmüştür.

Biz de karanlıkçı, vesayetçi keferetül fecerelerin inadına rağmen pes etmedik, davamızı hep üstün tuttuk..

Ki üstün tutmaya devam ediyoruz.

Ama onlar ise bugün nerdeyse tarihten silinmiş, emekli olmuşlar ve oturup devleti sömüre sömüre emeklilik maaşıyla geçiniyorlar.

Bu yazıyı yazmaktaki kastım, AK Parti iktidara gelebilmesi için bizlere ve tüm inanan insanlara çok büyük ümitler vermişti.

Ama gerek onların başına gelenler ve gerekse onlara oy verenlerin başına gelenlerin hiçbirinin ama hiçbirinin gereken haklarını koruma temsilciliğini bir türlü üstlenemediler.

* * *

Bakınız, kader tecellisi.

O günden bugüne kadar Şemdin Sakık iki defa fiilen bana cezaevinden mektup yazdı...

Özür diledi, pişmanlık duydu ve teyiden, tekraren “beni ahlaksızca zorlayan o günkü o sözde devlet unsurlarının dayatmalarıyla ben geldim, o iftirayı attım, özür diliyorum” diyor.

Ahlaksızlık, Dönemin DGM Başsavcısı Nihat Çakar ile JİTEM’in komutanı Binbaşı Cemal Temizöz tarafından uygulanmıştı...

Tüm bunları böyle hatırlayınca gerçekten sistemin ne kadar çürümüş olduğunu ve sistemin Kemalist, laikçi anlayışa bağlı rejimi ayakta tutan millet değil.

Milletin yardımı da değil.

Gizli vesayetçi mason localardan kaynaklıdır.

Ki ittihat terakki cemiyetinin kuruluşundan bu yana Osmanlı devletinin başına gelen dayatmalı mezalim ne ise uygulanan plan, proje ne ise 28 Şubat’taki ve hatta ondan sonra günümüze dek, hatta 15 Temmuz başarısız kanlı darbe girişimi dâhil…

Vesayetçi rejimin silsilesi olarak devam ede gelmiştir...

Milletin yardımıyla değildir.

Milletin desteklemesiyle değildir.

Milletin onlara oy verip iktidara getirmesi de değildir.

Sadece ve sadece büyük bir gafletle, büyük bir vurdumduymazlıkla, uyuşturulmuş, morfinleştirilmiş bir toplumun mevcudiyetine dalalettir..

Ve ister iktidarı olsun, ister muhalefeti olsun, siyasetin kirli oyunlarla, aldatıcı kavramlarla, toplumun oylarıyla iktidara gelip ve hala da bu kirli 28 Şubat’taki devlet adına milletin üzerine yapılan baskılar, yağdırılan mezalimler, yapanların yanında kar kalma şeklidir, “siyasetin güdümlü” halinin varlığıdır.

Biz gerçekten AK Partiden çok büyük şeyler bekliyorduk.

Ama 20 yıl içerisinde hiçbir şey yapamadı.

Ve yapmadıkları gibi de ne yazık ki yanlış politikalarla dostunu dost olarak tanımadılar, düşmanını da düşman olarak seçemediler.

Korkarız ki işte mevcut ekonomiksel sıkıntı, ahlaki çürümüşlükler, toplumda mevcut olan keşmekeşlikler ve devail-i devliye denilen devlet dairesindeki, hele hele şu belediyelerdeki yapılan yolsuzluklar…

Vatandaşa “bugün git, yarın gel” uygulamaları.

Ve kimin eli kimin cebinde belli olmaması…

Hem de bunların AK Parti döneminde vücut bulması çok düşündürücüdür.

Dünkü yazımızda da söylemiştik.

Şu belediyelerin neredeyse gasp yoluyla ama kanunlaştırma hilebazlığıyla vatandaşın ellerinden aldıkları arsaların değer payları.,,

Bu da sistemin yeni ucube bir halidir.

Gerçekten de ucube bir uygulamadır...

Daha üstün deyimle söylemek gerekirse; ucube bir 3 maymunu oynama halidir..?

Sistemin uygulayıcıları da devekuşu misali…

En derin saygı ve sevgilerimle.