DOĞRU İLE YANLIŞ!
Yani Ergenekon 'zanlısında' ele geçirilen 'doküman'!
Garip bir durum olduğu kadar derin bir çıkmaz.
Aşılacak gibi de gözükmüyor. 'Gözükeceğe' de benzemiyor.
Sizin de dikkatinizden kaçmış değil. Vaka üzerine 'yoğunlaştırılan' bakışlar.
Herkes 'görmek' istediği gibi bakıyor. Hem de 'vahim' derecede.
Böyle olunca da; 'sapla-saman' karışıyor.
Çünkü kimse 'net ve samimi' bir duruş sergilemiyor.
Durum böyle hasıl olmayınca da; 'bizler' gibi sizlerin de 'kafası' karışık oluyor.
Ve ardı ardına 'çabalar' gelişiyor.
***
Aslında içine düşülen 'çıkmazın' aşılması çok basit.
İki hamleliktir. Zaten bu iki hamle hasıl olursa; kafaları karıştıran soru da cevap bulmuş olur.
O da şudur; 'infilak' eden cunta senaryosu 'doğru mu, yalan mı?'!
Bakın! Günlerdir konuşuluyor-tartışılıyor. Etkili-yetkili. Uzman-gayri uzman.
Sorumlu veya sorumlu olmayan herkes 'durumdan' vazife çıkarıyor.
Ama ne hazindir ki; 'bombanın' patlamasının üzerinden bir hafta geçti.
Hala ne bizler ne de sizler, ne de ülkenin diğer dinamikleri;
'Malum' eylem planının 'içeriğini' bilmiş değil. Kimler organize etti, imzaya açanlar kimler?
Emir-komuta 'zincirini' oluşturanlar. Kim ve kimler?
Biliniyor mu, bilinmiyor mu?
***
Bakınız; dün gün boyu 'gazeteleri' kurcaladım.
En baba 'isimlerin' düşüncelerini 'analiz' ettim.
Kim 'mevzudan' nasıl bir vazife çıkarıyor.
Kim 'olabilirlilik' noktasında kanaat geliştiriyor.
Ne yazık ki; her mevzuda olduğu gibi bu durumda da 'tarafgirlik' söz konusu.
Ekseriyetinin 'gerçeğin' peşinde olmadığını gördüm.
Tıpkı; 'ismi' her deşilmesi gereken mevzu gibi 'yasaklı' olan 'Sözde Oluşum' gibi.
Bu 'cunta' organizasyonuna da; 'aynı' bakış hakim.
İki günden buyana; 'kendi çapımda' ürettiğim düşüncemle yazıyorum.
Örnek de verdim. 'Sarı Öküz' hikayesini. Dün de 'Sivil Acil Eylem Planı' gerek dedim.
***
Çünkü 'çıkmaz' sokağı aşabilmemizin tek yolu 'bu yol haritasıdır'!
Sarı Öküz'ü 'kulağımıza' küpe, 'Sivil Acil Eylem Planını da' hedef seçmeliyiz.
Ve en şeffaflığımız da; 'olup-bitene' doğru bakış ortaya koymaktır.
Taktir edersiniz ki; 'doğru ile yanlış', her ne kadar birbirlerine 'zıt' kutup ise de.
Aslında 'sırtları' dönüktür. Birbirlerine uzak değiller, tıpkı 'bir madalyonun' iki yüzü gibidir.
Yapışıktırlar.
Onları birbirinden ayırt eden tek unsur; 'bakış' açısıdır.
Tabi ki 'bakış' noktası kadar 'niyette' önemlidir.
Onun için; 'mevzuya', görmek istediğiniz gibi 'bakarsanız' yanılırsınız.
Ya da 'yüz çevirerek' gördüm diyerek düşünce üretirseniz 'yanlış' yaparsınız.
Ama ben 'görmek' istediğimi değil de; 'görüneni' görmek istiyorum diyorsanız.
İşte o zaman 'doğru' bir yüzle, samimi bir bakışla 'görüneni' teşhis edersiniz.
Doğru ile yanlışın ortaya çıkması da; 'yanılgısız' olur.
***
Zaten en büyük 'kaybımız da' doğruların peşinde olmayışımızdır.
Her zaman 'yanlışa' koşarız.
Ki 'yanlışı' anlamak da kolaydır. Doğruyu anlamak zordur.
Çünkü 'gerçeği' bulmak, doğruya ulaşmak için 'çaba' gerekir.
İyi niyet ister.
Lakin 'doğru' yanlış karşısında faikiyetini ispat etmek zorunda değil. Olmaz da.
O hasıl olduğunda, 'yanlış' kendiliğinden 'su yüzüne' çıkar.
Yapay bir varlığı vardır yanlışın. Bu yüzden de paranoyak bir karakter taşır.
Doğru ise aklı-ı selim üretir ve kendinden emin bir karakterdedir.
Demek ki; 'bakış' açınız kadar 'niyetiniz' ve bir o kadar da 'muhalifliğiniz' önemlidir.
Fransız Devrimi’nin bayrağını taşıyan gençlere sormuşlar. 'Yaptığınız' doğru mu diye?
Onlar da şu cevabı vermişler.
"Yaptığımızın doğru mu yanlış mı olduğunu bilmiyoruz; ama bize söylenen her şeyin yalan olduğunu artık biliyoruz"
İşte bugünkü 'hali' durum bu.
***
Ben de diyorum ki; 'eğer-i' bir tarafa bırakmadan.
Sen şundan, ben bundan. Yıpratılıyor, haksızlık ediliyor.
Ya da; 'amaçları' karalama deyip, 'doğru ve yanlışı' harmanlama yapmak yanlış.
Çünkü 'ağzı sütten yanan, yoğurdu üfleyerek yediği' için.
Bu tür 'yapılanma ve eylemler' daha önce vaki olduğu için; 'görmezden' gelinemez.
Hele üzerine 'kurgular' yaratmak yanlış olur.
Şuan için; 'bölgeyle' alakalı hiç bir kurum, makam ve siyasi irade 'net' bir görüş ortaya koymuş değil.
Yani 'gerçek mi, yalan mı' diyen yok. Muğlak "ifadeler".
Dikkat ediniz, Genelkurmay Başkanı Başbuğ, Ertuğrul Özkök'e yaptığı açıklamada 'üç' ölçüt ortaya koyuyor.
***
Şöyle diyor!
1- Böyle bir 'eylem' planının hazırlanması için 'emir' verilmiş değil.
2- Genelkurmay'da böyle bir plan hazırlanmamıştır.
3- Eylem planı adı geçen Albay'ın bilgisayarından çıkmamıştır.
Üç soruda da; 'şu cevap' kesin olarak ifade edilmiyor. 'Bu eylem planı' gerçek değil diye!
Dün de ifade ettim. 'Eğer' diyerek Başbakan 1 saat 10 dakika görüştüğü Başbuğ'dan 'Belgenin' gerçek ya da hayali olduğu noktasında kanaat geliştirseydi.
Partisi 'aynı gün', her ne kadar 'özenerek' hazırlanmış bir dilekçeyle 'suç duyurusunda' bulunmazdı.
Vakayı 'sivil' savcıya taşımazdı.
Bırakır. Askeri savcı soruşturmasını tamamlar, kesin kararı oradan beklerdi.
Ama olmadı.
***
Sonuç itibariyle; Türkiye'nin 'bu açmazları' yaşamaması için.
Kabus dolu zamanları 'tüketmemesi' için.
Her vakada kendisine 'vazife' çıkaranları bertaraf etmesi için.
Yasama-Yürütme ve Yargı'da 'oluşturulmak' istenilen 'delikleri' kapatması için.
Demokrasinin 'güçlenmesi'. Kurumların 'toplum' nezdin hâldeki güven ve itibarlarının 'zedelenmemesi' için.
Eşitliğin, özgürlüğün, insan haklarının ve en önemlisi Milli İradenin 'Kayıtsız Şartsız Milletin' olduğunun idrakine varılabilinmesi için.
Acil ve ivedi olarak 'Sivil Acil Eylem' planını hayata geçirip, Anayasa değişikliğine gitmesi gerekir.
Aksi taktirde hiç bir zaman 'kendilerine vazife' çıkarma gayreti içerisinde olanların vesayetinden ülke ve millet 'kendini' kurtaramaz.
Hani derler ya; 'her şerde bir hayır' vardır.
Bu şer durumdan 'hayır' çıkarmak için de; 'Sivil Acil Eylem Planını' hayata geçirmek gerekir.
Bunu yapacak da, 'Meclistir'. Siyasal iktidar ve Muhalefetin 'işbirliğidir'!