KAYBEDİLEN ZAMAN!
Önemli bir zaman dilimi. Birçok çalışan için 'resmi' tatil. Kimileri için de 'sıradan' iş günü.
Her ne anlam ve önem yüklenirse de; 'zaman' mefhumu, özellikle 'hayat' nizamımızda önemli bir değere sahiptir.
Kişi için 'ömür' hazinesidir. Ki 'ömür' hazinesinde öyle anlar var ki 'bir salisesi' bir ömre bedeldir.
Nefes 'alıp-verme' gibi bir zaman ölçütü; 'bugünü ve ahireti' düşünebilen için nelere kadirdir.
Bu nedenle; 'yaşanan ve tüketilen' zamanın değerini çok iyi bilmeliyiz.
Ne yazık ki 'bilmiyoruz'! Ve yaşadığımız zaman dilimini 'vahim' derecede heba ediyor.
Kontrolsüz bir şekilde 'harcıyoruz'! Hem 'fiziksel' hem de zihinsel anlamda; 'kayıplardayız'!
***
Onun için bugünkü zaman dilimini 'kendimiz' kontrol edelim. Ve 'kayıplara' uğratmadan.
Bize ait deyip, 'kayıplarda' değil, kazançta kullanalım. O da bizlerin 'ruhsal' duygusuna bir ölçüde 'huzur' geliştirsin.
Fazla da 'dağılmadan', kafamızı dinleyelim. Rahatlayalım, hem beyinen hem de fiziken.
Şöyle bir 'oh be' çekelim. Bir kere değil, yüzlerce kere. Çünkü bedbaht bir atmosferde 'nefes' alıyoruz ve zaman tüketiyoruz.
Siyaset mi, Asker mi, Yargı mı? Dahası 'Kurumsal' travmalar mı?
Küresel 'ekonomik' krizin geliştirdiği 'tahribat mı?'. Yoksulluk, işsizlik ve açlık.
Beri yanda 'ahlaki' erozyon. Yolsuzluk, usulsüzlük, rüşvet ve suistimal.
***
Şiddet, terör, yargısız infaz, cinayet ve aile faciaları.
Her alan 'korku ve endişe' üretiyor. Öyle ki, birey de toplumda 'kendinden' güvensiz.
Yarınlardan beklenti mi, 'umutsuz'! Dün ne idi, bugün ne olacak, yarın bilinmez?
Belirsizlik ve güvensizlik? Flu ve tozlu-dumanlı bir hava soluyoruz. Görüntüler 'bozuk'!
Hele aile mefhumu. Özel hayatın nizamı 'derin' tahribatlar geçirdiği gibi; 'dengesiz'!
Ne yazık ki tükettiğimiz zaman dilimi içerisinde işte bu mevzular 'kemirgen' misali beyni 'işlevsiz' bırakıyor.
'Bağımlı' bir mekanizmaya dönüşerek, birilerinin 'kontrolüyle' hareket ediyor.
Kardeşin kardeşe kırdırıldığı zamanı yaşıyoruz. Sonuç itibariyle 'kendi kendimize' işkence yapıyoruz.
***
AİLEDEN SİVRİLENLER?
Bu nedenle bugün 'o işkence' atmosferinden kendimizi uzaklaştıralım.
Geriye çekilip, sırtımıza yastık koyup, 'huzura' nasıl ulaşabilirim sorusuna cevap arayalım.
Ki tükettiğimiz zamanın değeri ne kadar önemliymiş ve neleri kaybetmişizdir.
Dikkat ederseniz her ailenin yükünü çeken bir 'kişi' vardır. Kimi zaman erkektir, kimi zaman da kadındır.
Tabi bi 'yükü' çekme anlamında üstlendiği bir misyon vardır.
Aile efradından birileri de olabilir biri de olabilir, 'kendi' alanında 'önemli' bir performansla sivrilir.
Çalışır ve bir yerlere gelir. Hele biraz da; 'aile' bütünlüğünü benimseyense, 'bütün' ailenin sorumlusudur.
Herkesin de 'ondan bir talebi' olur.
***
Ve zaman ilerledikçe, 'talepler de arttıkça 'o sıyrılan' aile yükünü omuzlayanda 'rahatsızlık' baş gösterir.
Geldiği konum, üstlendiği misyondan 'huzursuz' olmaya başlar. Hele bir de 'taleplere' istenilen cevabı vermez ise.
Durum daha vahim bir 'işkence' geliştirir. Bu 'hayat mevzusu' 'kuşaklar' arasında da vardır.
Şöyle ki; Baba uzun zaman dilimi içerisinde, zor koşullarla boğuşarak 'belli bir yol' kat etmiştir.
Makam, mevki, mal mülk. Ve bunları 'bir sonraki' kuşak olan oğluna 'sunar'. İmkanlar yaratarak.
Tabi bunu 'her baba' evladı için 'gözünü' kırpmadan yapar. Nasıl ki; 'can kurban' dediği gibi.
Ama öylesine 'evlat' var ki; 'emek vermeden, alın teri dökmeden' kendisine bahşedilenlerin 'değerini' bilmez.
***
Ta ki 'aile yükünü' çekme misyonu alıncaya kadar. O zaman da zor şartlarda takılır. Ve vicdan muhasebesine girer.
'Neler kazandım, neleri kaybettim'!
Üstadın dediği gibi; 'sonuçta bir kuşak çalışır, bir kuşak yer'!
Ama çalışan kuşak daima bütün aileye bakar. 'Ayırım' gözetmeden, değerleri 'heba' etmeden. Kadir kıymet bilerek; harcar ve bakar.
Tüm bunların 'doğru' mecrada yürüyebilmesindeki hikmet de, 'emeğin' değerinin terbiyesine haiz olmaktan geçer.
Yani kişiye 'balık vermek yerine balık tutmayı öğretmek' gerekir. Ki 'kazandığının' hikmetini bilebilsin.
Bunu salt 'aile efradı' için söylemiyorum. Ve onlar için de geçerli değil. Bu yaşadığımız atmosfer içindeki yaşayanlar için de geçerlidir.
***
Akrabamız da olabilir. Sokaktaki vatandaş da olabilir. Talepler noktasında; şu ilke olmalıdır.
'Talebin' teminindeki işleyiş. Eğer 'imkan' kendi gücüyle gelişebilecek bir talepse. Burda 'katkı' devreye girmelidir.
O da, 'balık tutma' becerisidir. O zaman sağlanan katkıyla kişi 'talebini' rahatlıkla sağlayabilir.
Ve elde edilen güçle bir başkasına bu kez kendisi 'katkı' olabilir.
Ama 'Yağma Ahmedin böreği' diyerek, 'hazıra' konma düşüncesine devam denilirse? O zaman da 'sürekli' talepler gelir.
Tıpkı bugün; toplumun ekseriyetini 'dilenci' durumuna sokan devletin önemli mekanizmalarının işleyiş düzeni gibi olur.
Onun için; 'acı çekmeden, emek sarf etmeden, alın teri dökmeden' kazanılan 'hikmetin' anlamı ve değeri yoktur.
***
İster kişi ister toplum, ister devlet olsun. Olgunlaşabilmesi için 'bedel' ödemelidir.
'Ayakta' durabilmenin gücü, insanın 'ayakta' durabilmeyi öğrenmesindendir.
İki ayağındaki 'gücün' kullanımıdır. Nasıl ki yeni doğmuş bir bebek 'ayaklarının' üzerinde duramıyorsa.
Birilerinin 'desteğiyle' durabiliyorsa. İnsan da 'hayat' nizamında, olgunlaşarak gelişir.
***
TAVŞAN DAĞA KÜSTÜ
Onca zaman patikalarında koşmuştu. Yamaçlarına adını yazmıştı.
Seviyordu o dağı. Yeni yeni dağ çiçekleriyle tanışıyordu her geçen gün.
Sevincini, hüznünü onlarla paylaşıyordu.
Her renge istisnasız saygı duyuyordu. Mutluydu...
Bir gün yine dağın yamaçlarında koşuyordu tavşan.
Bir yaban otunun dikeni batmıştı ayağına. Acıyla haykırdı.
Dağın yamacına onun da adını yazdı. Sonra da üzerine bir çizik attı.
Dağ kızdı tavşana. Hata yaptın dedi.
***
Tavşan itiraz edemeden sürgün yedi dağdan...
Üzerinden biraz zaman geçti...
Ne dağdan, ne de o dağdaki çiçeklerden haber çıkmadı.
Hiç biri "bu tavşan nerededir kim bilir?" demedi.
Üzülmüştü tavşan, kırılmıştı.
Dağa tekrar kavuşacağı güne kadar kendi heybesine yazdı yazacağını...
Çok zaman geçmemişti...
***
Dağ tekrar çağırdı tavşanı.
Gel dedi, yaz tekrar yazacağını.
Tavşan biraz ders almış, biraz da büyümüş olarak dağa geri döndü.
Dağ çiçekleri ona yokluğunun sebebini sormadan, aslında biraz da umursamadan yeniden hoş geldin dedi.
Dedim ya büyümüştü tavşan, aldırmadı hiçbirine...
Nihayetinde geri dönmüştü dağa...
Ancak yine yazmak için değil, yazdığı yerleri silmek için! ...
Ve dağa küstü tavşan nedeni kendi heybesinde saklı yazılarıyla.
Ne dağın, ne de dağdaki çiçeklerin umurunda olmadı.
Zaten o da umursamadı.