KONUŞAMADIKLARIMIZ!

Duymuşsunuzdur! 'Medya Mahallesi' programını.

Her Pazartesi günü CNN Türk'te canlı yayınlanıyor.

Programın sunuculuğunu 'Gazetecilik' mesleğinde 'dirsek' çürüten biri yapıyor.

Ayşenur Arslan.

Program dün Diyarbakır'dan yayınlandı. Konukları da bizlerdik. Diyarbakır'da 'gazetecilik' mesleğini icra edenler.

Ben! Olay Gazetesinden Naci Sapan ve Gün TV’den Adnan Bilen.

Stüdyo olarak da Dicle Nehri Kıyısında bulunan Tarihi Erdebil Köşkü'nün 'terası' kullanıldı.

Bir taraftan 'Nehrin' yarattığı serinlik. Diyarbakır'ı çevreleyen 'Surların' muhteşemliği.

Görsellik 'önemsenilmişti'! Ama 'Savaş uçaklarının' son günlerdeki sıkça uçuşları.

Ses gürültüsü 'kulakları' esir alıyordu. Bir başka sesi 'duymayı' önlüyordu.

***

İşte böylesi bir resimde; 'konuk' olduk programa. Sohbetin 'ana' konusu; 'Kürt sorunu'!

Ve Diyarbakır'dan, Diyarbakır medyasından 'Türkiye'ye bakış'!

Konu başlıkları 'her ne kadar' iki cümleden ibaretse de. Kapsamı 'geniş'!

Tartışılması için 'saatler' değil günler bile yetmez.

Arslan'ın ifade ettiği gibi;  'Kürt Sorunu' hep Diyarbakır'ın 'ötesinde' konuşuluyor.

Halk ne diyor? Yerel Medya'nın 'düşüncesi' nedir? Bu kulvarda; 'eğilim' gösteren yok.

Doğru bir tespit. Çünkü bugüne kadar 'Kürt Sorunu' Diyarbakır'ın 'bağrında' tartışılmış değil.

Nedenler, niçinler ve nasıllar 'yaşayanlar' tarafından konuşulmuş değil.

Doluyduk. Hem de yılların 'birikimiyle' doluyduk. Ben de, Gün TV’den Bilen de 'hazırlıklıydık'!

Bilen'in 'koltuğunun' altında devasa bir 'klasör'!

Bende ise, 'belge ve dokümanlar'! Ama ne vardı ki; 'beklediğimiz' gibi olmadı.

Niye diyeceksiniz ki? Süre çok ama çok kısıtlıydı. 30 dakikada 'ne konuşulur, ne tartışılır ne anlatılabilinirdi?'.

Öyle de oldu. 'üstünkörü' misali 'yetersiz' bir tartışmayla zaman bitti.

Sürenin 'uzatılmasını' istedik olmadı. Onun için de; 'orada' içimizi dökemedik.

Bari 'her zaman' içimizi döktüğümüz köşemizde 'devam' edelim dedik.

Orada 'konuşmak' isteyip, konuşamadıklarımızı özetlersek.

***

Öncelikle 'Kürt Sorunu'! Önemli bir 'açılım' sağlamış durumda.

'Çözümde' geri dönüşü olmayan bir yola 'girildiğine' inananlardanım.

Ve bu inancımı da 'sürdürmek' istiyorum. Gerekçeler de şöyle ki; 'Daha önce' mevzuyla alakalı siyasiler 'tartışma' geliştirirdi.

Ama görüyoruz ki; artık 'Cumhur'un' başı 'konuşuyor-tartışma' platformu geliştiriyor.

Bununla 'hareketle', diğer önemli 'düşünceler' tartışmaya başlıyor.

Bugün 'artık' herkes ama herkes 'diyalogdan' söz ediyor.

Çözümün 'siyasi' iradede olduğuna dikkat çekiyor. 'Samimi bir hava' var.

Belki denilebilinir; 'silahlar hala konuşuyor?'.

Silahların konuşulduğu 'bir zamanda', çözüm sağlanamaz. Göz ardı edilemez.

***

Ama bilinmelidir ki; 'siyasi' irade samimiyet olgusuyla 'diyalogu' rotaya alırsa 'silahlar' kendiliğinden susar.

Onun için; 'Siyasal' iktidara önemli görevler ve aciliyet isteyen 'hamleler' düşüyor.

Bunun da ilk adımı; Türkiye'nin 'Sivil bir Anayasa'ya' kavuşmasını sağlamaktır.

Kürt sorununun 'bugün' çıkmaz sokakta bulunmasının ana nedenlerinden biri de 'Anayasa'nın kendisidir.

Çünkü mevcut Anayasa 'Askeri vesayet' altında hazırlanan bir anayasa.

Böyle olunca da; 'ötekileştirme' düşüncesi hep var olur. Bu nedenle hükümetin 'ivedilikle' Sivil Anayasa'ya yönelmesi gerekir.

Salt 'çoğunluğa' sahip. DTP de, MHP de, CHP de 'Sivil Anayasa'da; hem fikir.

Bu minvalde 'oluşturulacak' ortak yol haritasında 'Kürt Sorununun' çözümü de; 'masaya' gelebilir.

Ki nitekim Ahmet Türk bir süre önce 'çağrıda' bulundu.

Cumhurbaşkanı Gül'ün 'ombudsmanlığında', 'Siyasiler Zirvesi' gerçekleştirildi.

Evet! İyi şeyler olacak. Olması da gerekir.

***

Gelelim bizim 'yaşadıklarımıza' ilişkin anlatacaklarımıza.

Programdaki 'zaman kısıtlığı' nedeniyle; bahsedemediklerimiz.

Şöyle ki; Sayın Mehmet Ali Altındağ 'zaman zaman' kendi köşesinde yazıyor.

1991 ila 2002 yıllarına 'kadar' yaşanan ve yaşatılan 'hain' ve insanlık dışı planları.

Reva görülen 'uygulamaları'!

Anlatacaklarım benzer 'ifadeler' olacaktı.

Mesela 12 gün sonra 13'üncü yıl dönümünü 'anacağımız' olan 'Altındağ Tesislerine' yönelik katliam.

Hatırlarsanız orada 8 Masum insan 'şehit' edildi. 12 kişi de yaralandı. Sivil insanlar.

'Yazın sıcaklığından' kurtulmak, serinlemek ve çocuklarıyla 'yeşil' bir alanda akşam yemeği yemek için.

Hiçbir şeyden 'habersiz'. Kurşunlar yağdırıldı, bedenlere. Gözetilmeksizin.

Olayın 'failleri' denilenler her ne kadar çeşitli çatışmalarda 'öldürüldü' denildiyse de.

Katliam'ın 'sır perdesi' hala aralanmış değil.

Failleri, organizatörleri ve azmettiricileri.

Üzerinden tam 13 yıl geçmesine rağmen hala da bir 'muamma'!

Güneydoğu'daki 'diğer faili meçhul' vakalar gibi.

***

1998 yılında; 15'er gün arayla 'üç ayrı fraksiyona' koyulmamız olayı.

Önce Şemdin Sakık'ın 'hayali' iddianamesinden 70'inci sayfa 'basına servis' edildi.

Ve Diyarbakır Söz 'Hizbullah'ın finansörü ve tarafı' diye suçlandı.

Gözaltı sorgulama ve savcılık. O gün 'vicdanı ile cüzdanı' arasına sıkışmayan.

Yüreğine vicdanına 'inanarak', 'suçlamayı' yalan-dolan gören hakim ve savcılar 'fırsat' vermedi.

Bizleri serbest bıraktı. Ardından da beraat kararı geldi.

Ama ne var ki; Sakık'ın o meşhur 'iddianamesinin' halen 70'inci sayfasının 'sırrı çözülmüş' değil.

Üzerinden 11 yıl geçmesine rağmen.

Ne yazık ki; Sakık hakkında hazırlanan iddianame bile 70 sayfalık değil.

Bu vakanın üzerinden; daha 15 gün geçmeden bu kez 'PKK finansörü' suçlaması yapıldı.

İddia da; sözde 'Köçerin' isimli örgüt mensubunun üzerinden çıkan 'dokümanda' yazılıyor.

Bu senaryo üzerine yeniden; gözaltı-sorgu ve savcılık.

Vicdanının 'sesini' dinleyen savcı ve hakimler bu senaryoyu da yutmadılar.

Beraat verildi.

***

Çünkü ne böyle bir 'operasyon' yapılmış. Ne de böyle bir 'Köçerin' isimli örgüt üyesi ölü ele geçirilmiş.

Ne de böylesi bir 'doküman' örgüt tarafından kaleme alınmış değil.

Ki Polisin 'Kriminal' raporları. Lice ve Kulp Jandarma Komutanlıklarının 'yazışmaları'!

Hepsi ama hepsi 'dokümanın sahteliğini' belirtmesine rağmen. Halen 'kimler' tarafından kaleme alınmış.

Ve o suçlamaları kimler yapmış 'anlamında' bir icraat söz konusu değil.

Peki, o gün için bize yapılmak istenilenlerin 'nedeni neydi?'!

Bugün gün yüzüne çıkmış olan 'derin devlet'! Ve Şemdinli'de 'suçüstü' olanların 'yaptıklarıydı'!

O yıllarda 'onları' yazıyorduk. Faili meçhulleri 'nasıl' işlediklerini. Yolsuzluk, usulsüzlük, rüşvet 'nasıl' alındığını.

Makam ve mevkilerin 'nasıl' kişisel menfaatlere peşkeş çekildiğini.

Akan kandan-dökülen gözyaşından hangi 'feodal çevrelerin' nemalandığını.

Çekinmeden, korkmadan 'yazıp-çiziyorduk'! Halen de yazıyoruz-çiziyoruz.

Bu yolda 'şehit' verdik. Can verdik, ağır bedeller ödedik.

Ama yine de; 'ilkelerimizden' taviz vermedik. Vermeyiz de.

***

İşte bunları 'dolu-dolu' anlatacaktım. Ülkemin milletinin 'gerçekleri' görmesini sağlamak için.

Evet. Türkiye bugün 'kirli bağırsaklarını' temizliyorsa.

Güneydoğu'nun 30 yıllık 'karanlık' dönemindeki 'karanlık olayları' aydınlatmaya yönelmişse.

'Dokunulmaz' denilenlere bugün dokunuluyorsa.

Diyoruz ki; 'bu yaşadıklarımız ve canları bedel olarak verdiğimiz' karanlık 'dönemin' maskesi düşürülsün.

Şemdinli'nin 'İyi çocukları'! Ergenekon'daki 'tele kulakçı'! Diyarbakır'daki 'JİTEMCİ'.

O dönemin 'sahte dokümanların' altında imzaları bulunan 'yargıçların'!

'Hesap' vermesi gerekiyor. Umutluyum.

***

Nasıl ki; 'Kürt Sorununun' çözümü noktasında 'geri dönüşü' olmayan bir yola girdiğimizi düşünüyorsam.

Bizlere 'yapılan' kalleşliklerin 'senaristleri' ve uygulayıcıları er-geç 'demokrasinin' güçlenmesiyle 'yargı' önünde hesap verecektir.

Hak-hukuk ve adalet 'tecelli' edecektir. Ama bugün, ama yarın.

Yargı önünde 'vermeseler de', Allah 'huzurunda' verecekler. Kaçışları yok!

Medya Mahallesi programında bunları 'dillendirecektim'!

Ama olmadı. Zaman kısıtlığı nedeniyle 'çevresinde' dolandık.

'Sadece bir kaç' cümle ifade edebildik.

Dedim ya umutluyum. Çünkü bugün milyonların karşısında 'bunları' konuşuyor olmamız bile.

Önemli bir gelişmedir.  Sonuç itibariyle; 'Türkiye' her ne kadar 'ürküten' bir ülke ise de; 'yarınların' aydınlık olması anlamında; 'iyi şeyler' oluyor.

Yeter ki; Cumhur'un başının dediği gibi 'Tarihi fırsatları' kaçırmayalım.

Sorunlarımıza 'samimi' ve güven verici eğilelim. Ve en önemlisi; 'Demokrasiyi' güçlü kılalım ki; 'Milli İrade' herşeyin üstünde olabilsin.

Çünkü 'Milli irade' konuştukça; sorunlar çözüme kavuşur.

Aksi taktirde, 'totaliter' rejimlerden farkımız olmaz.