28 ŞUBAT, MACERA BİR KARANLIK!? (II)
Sevgili okurlar...
Dünden devam diyoruz.. Yazı başlığımız aynı.. Zira başlık, muhtevası itibariyle çok kapsamlı, derin bir o kadar dehşetli hadiseleri kapsamaktadır!!..
Yakın tarihimizi “deşifre” etmektedir...
Şu tüketilen bir buçuk asırlık zaman dilimi içerisinde, devletimizin, ülkemizin ve milletimizin “birliğine ve bütünlüğüne, dirliğine” yönelik, vesayet üretici kanlı hadiseler!...
Batı endeksli, emperyalist güçlerin nam-ı hesabına, “böl, parçala ve yut” projesine hizmet eden anlayışların varlığı!...
Ümmet olabilme “şiarına” pranga atılıp, mukaddesatından uzaklaştırma, inkar ve asimilasyona tabi tutmak!...
Nesilleri tarihinden, kültüründen, inancından, imanından, değerlerinden uzaklaştırma adına yürütülen politikalar!...
Tekçi, vesayetçi, jakoben...
Batıya ve batıla “köle misali” bir toplum ve ülke yaratma çabaları!
Ne yazık ki, hepsi son birbuçuk asır içerisinde yaşandı, yaşatıldı ve dayatıldı..
İşte 28 Şubat’taki “zulümde, insanlık dışı muamelelerde”, hak, hukuk, adalet “tanımazlıkta” bu sürecin parçası ve uzantısıydı!...
***
Zira 28 Şubat’a girişen “o çetevari komite” ne milletiyle, ne devletiyle, ne ülkesiyle “barışık” olanlar değildi..
Siyonizm’e, emperyalizme ve batıya endeksli bir biatle, halk deyimiyle “kanı bozuk” şahsiyetlerdi...
İçimize sızmış sinsi devşirmelerdi!..
Ne yazık ki, devletin en şerefli kurumu olan ve tarihini altın harflerle yazdıran Türk Silahlı Kuvvetleri gibi bir kurumun “içerisinde” yapılanmışlardı!...
Buraya sızdırılıp, milletin ezeli düşmanları adına hareket ederek yüce İslam dinine karşı “hasım” kesilmişlerdi...
Besledikleri kinle saldırıyorlardı...
Bizans İmparatorluğunu alt eden Osmanlıdan intikam almak istiyorlardı...
Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fetih edip, tarihi Ayasofya’nın camiye çevrilmesini, hiçbir şekilde içlerine sindiremiyorlardı...
Savaş meydanlarında elde edemediklerini, içimize sızdırdıkları “devşirmeleri” kullanarak yapmak istiyorlardı...
O çetelerin hepsi, rüşvetçi ihanet şebekeleriydi!...
Yalnız 28 Şubat değil, Türkiye’nin “tarihindeki” hain ve kanlı hadiseler!...
İşte 31 Mart Hadisesi...
1923’teki cumhursuz bir cumhuriyetin kuruluşunun ardından, “sahada kazanılanın, masada kaybedilmesine neden olan Lozan Antlaşması..”
Tek parti, şeflik ve dipçik döneminden sonra, 27 Mayıs 1960 darbesi!...
Bir başbakan ile iki bakanın idam edilmesi...
12 Mart...
Ve tabi ki 12 Eylül..
28 Şubat..
2007’deki e-muhtıra...
17-25 Aralık operasyonu..
Ve son halka, 15 Temmuz’daki kanlı başarısız darbe girişimi!...
Tüm bunlar, Askerin içerisine sızmış, “Postmodern Batı Çalışma Grubunun” akımında yer alan çetelerin tek başına yaptığı bir iş değil..
Bunun plan ve projelerin tezgâhlanması, yüz sene evvel kirli Jön Türklük anlayışının Paris’te, Londra’da, Amerika’da ve diğer Avrupa ülkelerinde organize edildi...
Projedeki tek hedef önce Osmanlının yok edilmesiyle, ardından da tek miras olan Türkiye’yi, “bölüp-parçalamak” ve yok etmek!?..
Onun için de sürekli İslam’a ve İslam birliğine, mukaddesata saldırıyorlardı...
Peki, bu hıyanet erbapları bitti mi?..
Bize göre hayır.
Bilakis kuluçkaya yatmışlardır.
Fırsat kolluyorlar..
Eğer ki Türkiye bir daha benzer hadiseler yaşamak istemiyorsa..
Ülkenin, devletin ve milletin “bekasını” istiyorlarsa...
Yapmaları gereken, nettir...
Milli vahdet.
Milli ittihat.
İman dolu bir milli gençliğin yeniden eğitilmesiyle, öğretilmesiyle mümkündür...
Böylesi bir nesil harekete geçerse, kirli hıyanet komitelerinin sonu kaçınılmaz olur...
Ki bu son gelecektir inşallah.
Bu itibarla hep bunları yazıyoruz.
Şimdi bizim izleyicilerimiz ve okurlarımız diyebilir ki;
“Hep aynı ifadeler, aynı konular, başka konulara girmeden başlıklarınızda hep bu minval üzere devam ediyorsunuz?”
Biz de cevaben diyebiliriz ki;
Evet, gerçekten tüm olumsuzlukların, Türkiye’de olup biten tüm karanlıkların, rüşvetin, fuhuşun, faizin ve daha neler neler diyebileceğimiz olumsuzlukların silsilesinin ana kaynağı, temel unsuru; dinsizliktir, imansızlıktır, dinden uzaklaştırma girişimleridir.
Sekülarizm anlayışının hâkimiyetidir.
Bu da din ile devleti birbirinden ayırma fitnesidir.
Bilindiği üzre hiçbir zaman devlet milletinden, millet de devletinden ayrılmayan tabiri caizse, vücudun birer uzuvlarıdır...
Milletin diniyle, devletin dini ve anlayışı ayrı olabilir mi?..
Yıllarca bu dayatıldı..
İşte bunu gerçekleştiren o fesat komitelerin devamı ne yazık ki yüz elli seneden beri batılılaşma adı altında, Avrupa Birliğine girme adı altında, İstanbul Sözleşmesine biat etme adına...
Başaramadıkları zaman da darbeci, vesayetçi anlayışa sahip, piyonlarını harekete geçiriyorlar...
Bu itibarla diyoruz ki…
Hem de sesimizi yükselterek diyoruz ki;
Eeeey siyaset!
Eeeey medyanın kalemşorları!
Eeeey sosyal medyanın ortasından zehir damlatan kalemler!
Ve eeey diplomasi!
Hele hele özellikle iktidar partisi olan AK Parti..
Artık yeter!
Lütfen sadakatinizi hiçbir zaman makam ve koltuğunuza, unvan ve adresinize feda etmeyin.
Elimizdeki mevcut yakın tarihimizi anlatan tarihi gerçekleri göz ardı etmeyin...
Tarihin tespitleri var.
Hem de yabancı kalemlerin eliyle.
Hem de dost düşmana ders-i ibret olabilecek kadar tespitlerle mevcuttur ki bu millet muhafazakâr bir millettir.
Yani dindardır.
Dini, imanı bütün olan 84 milyon bir millettir.
Bunun uzantısı 1443 seneden beri yeryüzüne yayılmış ve yayılmaya devam eden bir ümmetin varlığı ve idamesidir.
Emr-i marufu kendine şiar eden bir ümmet…
Nehy-i münkeri kendine düstur eden bir millet...
Bu milleti tarih boyu ayakta tutan gerçeklerdir bunlar!.
Bu ümmet, istikametini zedelemediği takdirde, hiçbir zaman hıyanet erbaplarının nüfuzunu geçirebileceğine inanmıyoruz.
Hedefine ulaşabileceğine hiç inanmıyoruz.
Hele hele beklediği hedeflere hiç inanmıyoruz.
Nerde kaldı ki 28 Şubat’çıların Ermeni, Siyonist Yahudi çetelerinin hegemonyasında kölelik yapan satılmış anlayışlara “biat” etsin...
Bu millet akşamları başını yastığa koyduğu zaman illaki uyudukları halde uyanıktır.
Zira ruhi derinliklerine yerleştirilmiş iman, onları uyku gafletine daldırmıyor.
Ne kadar siyasetin aldatıcı kavramlarına geçici olarak aldanabilen oluyorsa da o azınlıkta kalıyor.
Millet imanlıdır, güçlüdür.
Kanmaz.
Aldanmaz.
Şehitlerin kanıyla sulanmış bayrağın kutsiyetine inanıyor...
O kutsal bayrağın da Kur’anın vasfettiği şahadet inancından oluşturulmuş bir bayrak olması hasebiyle, bu millet bayrağını dün olduğu gibi bugün de ve yarın da, hep dalgalandıracaktır...
Sancağını koruyacaktır.
Dimdik ayakta kalacaktır.
Camilerin minarelerinden 24 saat Ezan-ı Muhammedi sesleri yükselmeye devam edecektir.
“Tanrı Uludur” değil “Allahû Ekber” nidalarıyla sesler yükselecek ve kulakları çınlatacaktır diye inanıyoruz.
Siyaset ne kadar madrabazlık yaparsa yapsın, ne kadar kirli oyunlarla gününü gün ederse etsin; nafiledir diyoruz!.
Hiç kuşkusuz ki, bu toplum her şeyden evvel oy verdiği siyasetten sadakat ister, istikamet ister.
Rantını başkasının zararında görenlerin yanında yer almaz ve günü gelince de manevi şamarını atar o siyasetin yüzüne.
* * *
Bakınız, sevgili dostlar.
Siyonist Bernard Lewis diyor ki;
“İslam ümmetinin bütünlüğünü, güçlülüğünü zedeleyen temel unsurları mutlaka topluma enjekte edin.
Toplumun bireyinden tut aile bütünlüğüne kadar, devletle milletin bütünlüğüne kadar, bütünleşen ne kadar güç varsa bu güçleri üç ana maddeyle dağıtın, yok edin.
O zaman siz Siyonist dünya olarak rahatlıkla hedefinize ulaşabilirsiniz.
1- Rüşvet
2- Fesat
3- Bozgunculuk ve kadın
Bu üç temel unsuru Müslüman bir toplumun içine sızdırdığınız zaman gençliğine enjekte ettiğiniz an, hedefinize ulaşmış olursunuz...”
En derin saygı ve sevgilerimle.