OSMANLININ SUKUTUNUN (DÜŞÜŞÜNÜN) SEBEPLERİ!? (II)
Sevgili okurlar..
Yazı başlığımız bir önceki yazımızla aynı!.. Onun için de nerde kalmıştık diyerek, yazı serimize devam edeceğiz..
Ki başlıktaki ifadelerin muhtevası, kapsamlı..
Her ne kadar dünü bize hatırlatıp okutuyorsa da günümüzde yaşanan ve yaşatılan hadiselere dair de ders-i ibret içermektedir...
İster günümüzü, ister dünümüzü ve isterseniz son 1,5 asırlık zaman dilimini, doğru söyleyen tarihin ışığında okuyup irdelersek!...
“Bizi bizden eden, temel değerlerimize sırtımızı dönmemizdir!”
***
Bir millet eğer ki “ümmet” olma şiarından sapmışsa!...
Bir devlette eğer ki olumsuzluklar galebe çalmaya başlamışsa.
Bir ülkede eğer ki hak, hukuk, adalet, eşitlik güçlüden yanaysa!...
Vay ki vay...
O devlet, o millet, o ülke hiçbir zaman “bütünlüğünü ve istikrarını” sağlayıp, koruyamaz!
Denir ya ipin ucu kaçtı...
Bölünmeye parçalanmaya, dağılmaya her türlü “oluşum ve olumsuzlukların” yaşandığı; “balta girmemiş vahşi ormana” döner!...
***
Hep ifade ediyorum!...
Devletin “vücut” bulduğu organlar..
Ve tabi ki toplumun milli iradesini temsil etme adına iktidara gelen yönetimler..
Ya da siyasi muhalefet!...
“Milli iradeye” ters düşecek yollara girdiklerinde..
Kendi çıkar ve rantlarını her şeyin üstünde tuttuklarında...
İnkâr ve asimilasyona meyil verdiklerinde…
Batıya ve batıla odaklı siyaset güttüklerinde...
Hile ve desiselerle “kavram aldatmacasına” başvurduklarında!...
Bir tekinin dahi; “milli iradeden” bahsetmesi, milli iradeyi siyaset kulvarında temsil ettiğini söylemesi, konu ve mevzu etmesi; “riyakârlık” olur...
Yani ikiyüzlü siyaset!
Halk deyimiyle, “abesle iştigaldir” bunların samimiyeti!!!..
***
Yaşanan hal-i vaziyet, Cuma günkü yazımda da belirttiğim gibi; Osmanlı’nın son dönemi yani, 19. Asırdan tutun da günümüz dâhil olmak üzere 21. Yüzyıla kadar devam ede gelmekte olan “oluşum ve olumsuzluklar” noktasında, kanıtlayıcı birer delildir.
İslam tarihine bakıldığında; devletleri devlet yapan, toplumları güçlendiren, ülke bütünlüğünü koruyabilen iki temel unsur vardır...
Birincisi: “El-velau ve’l berau”
Toplumu birbirine bağlı kılmak, devletin bağımsızlığı, istiklali, istikrarı ve milli iradeyi korumak…
Bunun karşısında olanlardan da kendini devlet siyaseti olarak uzak tutmak, Allah’a dost olmayanlarla dost olmama, batı dünyasına bel bağlamama, siyaseti o dünyaya endekslememe halidir.
İkincisi: Milli iradeyi elinde tutanların temel amaç ve hedefleri Allah’a kulluk görevinin gereğini yerine getirmektir.
Helali helal olarak, haramı da haram olarak yaşamak ve millete yaşatmaktır.
Bu şartlar meydana gelmediği takdirde hiçbir yönetim, hiçbir irade milli olamaz, milli iradeyi de temsil edemez...
Pek tabi ki, bağımsızlığını ve istikrarını da koruyamaz.
Batı dünyasının hegemonyası altından da kendini kurtaramaz.
“Görünen köy kılavuz istemez” misaliyle yola çıkarsak, gelişen, oluşan görüntüler bize bunu söyletiyor...
***
Şöyle ki...
Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’in bize gösterdiği yoldan çıkıp, batı dünyasının hayranlığına endekslenen bir siyasetin güdümünde, hele hele ki teknolojik hayat haricinde batı dünyasından ithal edilen ahlaki çürümüşlük, batak kültür ve yanlış bir milli eğitim sisteminin hâkimiyeti ve hükmü söz konusuysa, o toplumun sonu “hüsrandır”...
Zira yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’in “Âl-i Îmran” suresinin 28. Ayeti ile “Mâide” suresinin 51. Ayeti bizi uyarıyor ve şu hükmü veriyor...
***
Âl-i Îmran suresi 28. Ayet;
“Mü'minler, inananları bırakıp da (Allah'tan gelen hakikatleri inkâr eden ya da onları alay konusu yapan) kâfirleri evliya (yandaş, koruyucu, yardımcı) edinmesinler. Kim bunu yaparsa Allah'la irtibatını koparmış olur, O'nun yanında hiçbir değeri kalmaz. Ancak kendinizi onlardan (gelebilecek olan bir tehlikeye karşı) korumak için (dostça görünmenizde) bir sakınca yoktur. Allah, kendisine karşı dikkatli olmanızı emrediyor. (Unutmayın ki) dönüş yalnız Allah'a olacaktır.”
***
Mâide suresi 51. Ayet;
“Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost (sırdaş) edinmeyin. Zira onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz ki Allah, zalimler topluluğunu (istemedikleri için) doğru yola eriştirmez.”
***
Bu her iki ayet-i celilenin paralelinde o yüce İslam Peygamberi, o büyük insanlık önderi Hz. Muhammed (S.A.V) de şöyle buyuruyor;
“Müminlerin tuttuğu en güçlü iman halkası, Allah için sevmektir, Allah için yönetmektir, Allah için inanmaktır.
Halkalar silsilesinin en çürüğü de bunun tam tersidir.”
***
Demek ki...
Allah için seveceğiz..
Allah için toplumsal barışı sağlayacağız..
Allah için, toplumun bağlarını inanmayanlarla koparacaksınız!...
* * *
Evet, sevgili okurlar.
Cuma günkü sohbetimizde de ifade ettiğimiz gibi milli iradeyi, milli dengeyi koruyabilme şekline sarılmayıp batılılaşma sevdasıyla yola çıkanların sonu hüsrandır...
Ki Osmanlının son dönemi, tüm tarihi gerçekleri bize gösteriyor, yazıyor, anlatıyor.
Ama gerçek tarih…
Yalan, uydurmadan ibaret tarih değil.
Özellikle Devlet-i Âliye-yi Osmaniye’nin son padişahı ve İslam halifesi durumunda olan Sultan Abdülhamid’in 33 yıllık yönetimindeki yaşanmış olan zafiyetler, tarihsel dersler içeriyor...
Yaşananların baş müsebbibi de Yıldız Sarayına sızdırılmış aile biriminden tutun da, saltanatın payitahtına kadar ve devletin bünyesindeki satılmış, rüşvetçi, irade yoksunu nice paşaların varlık göstermesi!?..
Yani Yahudi, Ermeni ve yerli ama Selanik devşirmeleriyle iç içe giren bu bazı paşalar, devletin başında her ne kadar Sultan Abdülhamid görünüyor ise de ne yazık ki tam tersine, onların gizli elleri tüm çarkları döndürendi!...
Her şey; o gizli dönen politik oyuncu ve tezgâhçıların elindeydi.
Saltanatın haremi bünyesinde yaşayan nice Yahudi ve Ermeni devşirme kadınlarının da aileyi ve ailenin çocuklarını ne kadar baştan çıkarmış olduklarını tarih yazmaktan kaçmamıştır.
İttihat Terakki Cemiyetinin kuruluşuyla devletin hiçbir dahli olmayan I. Dünya Savaşına sokulması, İngilizlerin hazırladıkları mekir ve hilelerle dopdolu plan ve projelerinin gerçekleşmesiyle 1918’de İstanbul’un istila edilmesi...
Nice devşirme ve yanlış düşünen Osmanlı ordusunun bünyesindeki uzantı, ne yazık ki bugünkü Türkiye’mize de sirayet etmiştir.
Şerefli Türk Silahlı Kuvvetlerinin bünyesine sızdırıldılar.
Abdülhamid’in başına ördürülen çoraplar ne ise yani 31 Mart Hadisesi darbesinden tutun da 27 Mayıs 1960’lara kadar, 28 Şubat’lara kadar, 15 Temmuz’lara kadar devam ede gelmiştir.
Ve ne yazık ki 20 yıldan beri Türkiye’yi yöneten AK Parti, gerçekten milletin beklentilerine cevap verebilmiş değildir...
Ne hazindir ki, o yapıların oluşturduğu tehlike devletin kilit noktalarında gizliden gizliye yaşayıp büyüme ve üreme gösterdiği de konuşulmuyor değil...
Varlıkları, her an için kendisini hissettirebilir!..
***
AK Parti de Osmanlının son döneminde yaşadıkları gibi...
Yani Abdülhamid’in “maruz kaldığı” hadiseler zinciri gibi partinin kilit noktalarına sızdırılmış, hal ve etvarlarıyla uzaktan yakından partinin tüzük ve programlarıyla, gerçek politikasıyla, siyasetiyle uymayan nice devşirmelerin varlığı söz konusudur...
Kendi çıkar ve rantını milletin zararında gören çok tehlikeli insanların mevcudiyeti, tartışılmaz bir hal almıştır...
* * *
Bu itibarla hep yazıyoruz, çiziyoruz.
Dostane uyarıyoruz.
“Denenmiş denenmez” misali yola çıkıldığında, parti ve özellikle muhterem Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dikkatinden kaçmasın diye bunları söylüyoruz.
Atanan bazı valilerin, özellikle bazı kayyımların, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da, hem de Diyarbakır’ımızda belediye yönetimlerinden el çektirilen HDP’nin nerdeyse aynı kadrosu, aynı siyaseti, aynı politikası devam ede gelmektedir.
Halka kuş bakışıyla bakıp, kendini dev aynasında gören nice bürokratların varlığı söz konusudur.
Hele hele çürümüş bir siyaseti temsil eden bazı yanlış siyasilerin de hala partinin bünyesinde varlık göstermeleri ve hep güçlülerin yanında yer almaları, güçsüz ve fakruzaruret içerisinde kıvranıp duran vatandaşların hakkını elinden alıp “yatırımcılık” adı altında başka yerlere peşkeş etme şekli; ah ki ah çektiriyor!…
İşte bu hal çekilecek gibi değildir.
Ve öyle inanıyoruz ki, büyük suskunluk içerisinde olan halk günü ve zamanı gelince, patlamalara neden olacaktır.. Ağır faturalar kesilecektir...
Sandığa gidildiğinde çok kötü “etki tepki” sonucuyla, karşılaşılacaktır...
Daha doğrusu bu hal zımnen de olsa, hükmen de olsa, sanki tarihi efsanevi CHP’nin “iktidara davet edilme” halini gösteriyor...
* * *
Fazla uzatmaya gerek yok.
Cumartesi günkü SÖZ Gazetesinin manşetinde şöyle bir haber okuduk.
“TEK KİŞİLİK ŞUBELERDE ÇALIŞMAK İSTEMİYORUZ”
Haber şöyle devam ediyor;
“Haber-Sen Diyarbakır Şubesi, Kayapınar'daki PTT soygununun bir ilk olmadığını belirterek, tek kişilik ve ıssız şubelerde çalışanların can güvenliğinin olmadığını bildirdi.”
Haberin ara başlığı ise şöyle;
“GÜN ORTASINDA YAŞANAN SOYGUN
Gün ortası merkez Kayapınar Fırat Bulvarında bulunan PTT Gaziler şubesini basan maskeli av tüfeği ve tabancalı 3 kişinin, görevlileri rehin alıp kasadaki 20 bin lirayla kayıplara karıştıkları soygunla ilgili soruşturma sürüyor. Soyguncuların izine rastlanılmazken, Haber-Sen Diyarbakır Şubesi, olaya büyük tepki gösterdi.”
Hasılı kelam, ülkenin hal-i pür melali “huzur verici” değil!..
En derin saygı ve sevgilerimle.