POST MODERN LAİK DEMOKRATİK SİSTEM!?.. (IV)

Dünden devamla, sohbet serimizin dördüncü günündeyiz!.. Yazı başlığımız, tüm haşmetiyle ve tarihsel ders-i ibretliğiyle yerini koruyor.. Son bir asırdır Türkiye, yekün şekilde yaşanan ve yaşatılan hadiselerin odak merkezindeki “vesayet odaklı köhne anlayış” ne yazık ki sonu “hazin bir şekilde” biten uygulamalarla, hep benlik kaybı yaşatmıştır.. Tarihi de, medeniyeti de, inancı ve kültürü, yaşam değerlerini “inkar ve asimilasyonla” dejenere etmiştir…

***

Sistem tüm mevcudiyetiyle, “toplumsal birlik, dirlik” için değil aksi yönde “millet ile devletin” arasını açıp, birbirine hasım etme noktasında, kendini “idame” etmiştir.. Ve bunu da, sözde çağdaşlık adı altında, laik, demokratik bir modernizmin işleyişinde görmüştür.. Ama gel gör ki, zerre-i miskal, ‘ne İstiklali, ne İstikrarı ve ne de İstikbal’ı” temin edebilmiş değildir…Çünkü, kullandığı kavramların tümünün özünde “aldatıcı, hain ve hileli desiseleri” barındıran ideolojik saplantılar söz konusu olmuştur!…

***

Sistem ne diyor?!.. “Laik, demokratik bir sistemle ülkeyi yönetmek gerekir..” Peki, uygulamada, fiili ve somuta dair mekanizmanın işleyişinde, bu tanım ve vurgulama, vaki mi?… Değil… Çünkü, kelimelerin anlam ve önemi açısından, kullanılan cümledeki tanımda “vahim ve büyük bir çelişki” var.. İşte en büyük tahribat bu çelişkilerin Anayasa’da yer alması ve Cumhuriyetin kuruluş gününden buyana, uygulanır halde olmasıdır. Her ne kadar; millet rıza gösterip, kabul etmemişse de “kesintisiz olarak hükmünü sürdürmektedir?”…

***

Onun içindir ki, Türkiye bir türlü “postmodern, vesayetçi, dışa bağımlı, gizli mahfilleri bünyesinde barındıran locaların mensuplarına, masonik kafaların ürettiği” kavram kargaşalarından, kurtulamıyor.. İki yakasını da bir araya getiremiyor…Çünkü, mevcudiyetin işleyiş biçimi ne millidir, ne yerlidir ve ne de milletin “inancı paralelinde” kendini idame edendir.. Dış orjinlidir.. İşte bu krizler manzumesi içerisinde üreyen, terör ve şer odaklı yapı ve oluşumlar da, bunların eseridir, emir komutalarıyla varlık göstermektedirler..

***

Dile kolay, Türkiye 50 yıldan buyana bunlarla mücadele ediyor!.. Verdiği mücadele de inkar edilemezdir… Ama gel gör ki, tam manasıyla hedefine ulaşamıyor.. Şer güçlerin, örgütlerin üstesinden gelemiyor.. En büyük etken, bu yapılara “yem edilen” bir nesil vardır.. Ve bu nesil de, bin senelik kültürüne, medeniyetine, inancına, örf, adet, gelenek göreneklerinden uzak, “batı orjinli” eğitim sistemiyle eğitildiği için, “ülkesine ve milletine” yar olmuyor.. Hasım kesiliyor…

***

İşte buna “dur” diyen yok!… Dininden, inancından, imanından, Kur’an-ından, tarihinden ve geçmişinden uzak tutan “Eğitim ve Öğretim” sisteminin bünyesinde yetişen “neslin asiliğine” dün olduğu gibi bugün de “dur” diyen olmadığı içindir ki; ülke ve millet olarak “huzuru, istikrarı ve güveni” tesis etmede, zaafiyet yaşıyoruz!.. Hep ifade ediyorum, bir kez daha deklare ederek “ey vatan evladı hayrola, nereye gidiyorsun.? Gittiğin yol, şer yoludur” demek lazım?..

***

Eğer bu denilmiş olunsaydı!… Milletin “körpe dimağlı” gençleri, “batı ve batıla” odaklı, yerli ve milli olmayan, kültürümüzle, medeniyetimizle, inancımızla bütünlük sağlamayan “eğitim sistemi” içerisinde, olmazdı .. Siyasi ve ideolojik kutuplaşmanın batağında debelenmezdi?.. Ne şer odaklarının, ne masonik mahfillerin eline düşmezdi.. Helalini helal, haramını haram bilirdi. Hain, rüşvetçi, rantiyeci, çıkarcı, edep ve haya yoksunu, ülke düşmanlarının, “yemliği” haline gelmezdi!…

Ama maalesef, öyle değil..

***

 

En yakın tarihimize bakarsak, Osmanlı imparatorluğu..? Tam 624 sene hükümranlık yaptı.. İslam’ı yeryüzünün bir çok kıtasına yaydı.. İslam kültürüyle, tüm insanlığı tanıştırdı.. Ve o inanç paralelinde, zaferler elde etti.. Gelişen, büyüyen, dünyaya hakimiyet kuran oldu.. Ama ne zaman ki içine sızan “şeytan ruhlu” İslam karşıtı anlayışlar söz sahibi olunca, O koca İmparatorluk yıkılma evresine girdi.. O yüce anlayış kesintiye uğradı, devlet-i aliye de dibinde tuğla çekilen duvar misali yıkılmaya başladı..

***

Sonuç itibariyle, gerek Osmanlı’nın son dönemi olsun, gerekse Cumhuriyet’ten sonraki dönem ve bugüne kadar gelinen tarih itibariyle, ülke ve millet olarak, “büyük tahribatlarla” yüz yüzeyiz.. Kargaşa, anlaşmazlıklar, terör, kavga, rüşvet, suistimaller, ahlaki çöküntüler, aile bölünmüşleri, kamu kurum ve kuruluşlarındaki yolsuzluk, usulsüzlük, hak ve hukuk tanımazlık, aklınıza ne gelirse “edep ve haya” yoksunu şeklinde, yaşanıyor ve yaşatılıyor…

***

Tüm bu anlattıklarım şu gerçeği haykırıyor!.. Demek ki, mevcut işleyen sistem milli değildir, tam aksi yönde dışa bağımlı, batı orjinlidir..

İşte size İstanbul Sözleşmesi.. En bariz örnek ve yaşanan halin özeti… Çarşı pazardaki gayri ahlaki davranışlar, izzet ve namus timsali olan kadınların her alanda “cinsel obje” olarak, görülüp lanse edilmesi.. Giyim kuşamdaki, “seküler” yıkım… Çünkü, milli bir giyim ve inanç nokta-i nazarında davranış ile tutum yok…

***

Yediğimiz de içtiğimiz de, tıpkı bizi “dejenere eden kültür” gibi!.. Avrupa’dan ithal ettiğimiz yiyecek maddelerinin kaçta kaçı, “helaldir” kaçta kaçı haramdır?!.. Bilen var mı; yok!… Dile kolay bugün Türkiye, Avrupa’dan “Domuz eti ithal” ediyor.. Ve bunu, Türkiye’de gıda sektöründe, kullanıyor.. Vaziyeti yerel ve ulusal düzeyde “ahlakın ve inanç değerlerinin” neresine sığdırabilirsiniz.. Keza fuhuş.. Ticari bir sektör olarak, devlet tarafından vergi altında, işlem görüyor.. Bu ahlaki erozyon mu, yerli?!

***

Uyuşturucu almış başını gidiyor?.. Gençlik aileyi tanımıyor.. Babasına, annesine, aile fertlerine karşı saygının zerresini göstermiyor…

Tüm bunlar mevcutken, hala da kandırmaca kavramlarla yetinen bir siyaset söz konusu…

Toplumu siyasi kavramlarla morfinleştirmeye çalışıyor..

***

Gelirsek, “Postmodern Laik Demokratik Sistem’i” kendine libas yapan, dış patentli “içteki münafıklara.”… İşte bunlardır “vesayetçi” anlayışla ülkeyi yönetme gayreti içerisinde olanlardır…

Bakınız, Şerefli Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tarih boyu küfür dünyasına karşı vermiş olduğu savaşlar ve kazanılan zaferler tartışılmazdır…

Altın harflerle yazılması gereken, tarihsel başarılardır…

Kanı ve vicdanı temiz olan hiç kimse Türk Silahlı kuvvetlerimizin vermiş olduğu bu minvaldeki mücadeleye gölge düşüremez!..

Laf edemez, çamur da atamaz.

Ancak, ne var ki bu kutsal ve değerli kurumun bünyesine İttihat Terakki Cemiyeti’nin oluştuğu Osmanlı ordusundan kalan gizli anlayışa sahip bazı masonik kafalar, burada da dejenerasyonlarını enjekte ettiler…

Türk Silahlı Kuvvetlerinin bünyesine yerleştiler…

Hezimete zafer adını verdiren yanlış şahsiyetler Türk Silahlı Kuvvetlerinin ciddiyetine, samimiyetine, izzet ve şerefine gölge düşürdüler..

Neden mi?

Zira her on yılda bir, muhafazakar milli ruha hizmet eden meşru hükümetleri alaşağı etmeye çalıştılar…

Darbe yaptılar…

İşte bu darbeciler, o oluşumun birer uzantısıdır..

***

Bakınız dünkü yazımızın orta bölümünde Doksanlı yıllarla iki binli yıllar arasında, bu coğrafyamızda terör odaklarıyla yapılan mücadeleye dikkat çekmiştim…

Bu mücadelenin başında elbette ki TSK geliyor…

TSK’nın da nerdeyse baş temsilcisi olan jandarma gelmektedir…

Bu mücadelenin ekseriyetini, omzuna alıp taşımıştır.

Ama zincirleme olarak terörle mücadele verirken bu kurumun birçok şerefli generalleri, içten vurularak şehit edilmiştir..

Şehit edilen generallerde, kurumun içine sızmış “hain ruhlu” devşirmelerdi…

Eşref Bitlis’in uçağının düşürülmesi…

Hulusi Sayın’ın emekli olduktan sonra evinin önünde şehit edilmesi..

Diyarbakır Bölge Komutanlığını yürüten Tümgeneral Bahtiyar Aydın’ın Lice’de askeri merasim içerisinde, kanas silahıyla katledilmesi…

Gözünden vurulup şehit edilmesi…

Ve daha nice, kuşkular içeren olaylar…

Ne yazık ki, Devletin imkanlarıyla yetişen ve beslenen bazı kesimler bu kurumun bünyesinde varlık göstermeye çalıştılar…

***

Diyarbakır Jandarma bölgesinde, oluşturulan çıkar ağı ne yazık ki yine bu kurumun altında görülüyor. Dünkü sürmanşette anlaşıldığı gibi terörle mücadeleden çok bölge halkını potansiyel suçlu göstererek gerçekleştirdiği yargısız infazlarla bilinen bir isim Eşref Hatipoğlu..

“İnfazların hesabı sorulmadan öldü”

Lice, Kızıltepe, Mazıdağı katliamları başta olmak üzere 21 Haziran 1996’da Altındağ Dinlenme Tesisleri’ne yapılan bir terör saldırısının temel dayanak noktası ve baş mucidi Eşref Hatipoğlu’dur..

Ondan sonra onun halefi durumunda olan Diyarbakır Jandarma Alay Komutanı olan ve Tuğgeneralliğe kadar yükselen Albay Mecit Korkut ile cezaevindeki itirafçı teröristleri dağ elbisesiyle gece operasyonları gerçekleştiriyorlardı.

Ve bu operasyonlara PKK yapmış görüntüsü veriliyordu bu albaylar tarafından..

Aynı bunların gölgesinde yaşayan Jandarma Bölge İstihbarat Grup Komutanı Cemal Temizöz de zincirleme olarak aynı komuta kademesi içerisinde görevliydi.

***

Dünkü yazımızın son bölümünde tüm Diyarbakır insanlarını günü gününe hedef göstererek vatan haini olarak ilan eden kirli fişleme belgesinin bir bölümünü sizlerle paylaşmıştık ve devamını bugün yazacağımızı belirtmiştik.

İşte o devam bölümü…

“c. 4 nolu mahkemede üye iken, 1999 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile üyelik sıfatı kaldırılan ve başka bir göreve atanan Hakim Albay Tarık SENKERİ’nin özellikle Hizbullah’la ilgili davalarda kendi görüşü doğrultusunda karar vermesi karşılığında adı geçen Hakim Albay’ın İSTANBUL’daki özel işlerini takip etmesi ve sık sık rapor almasına göz yumduğu,

d. DİYARBAKIR’da yayınlanan “DİYARBAKIR SÖZ” yerel gazetesi ve “SÖZ TV” sahibi müteahhit Mehmet Ali ALTINDAĞ ile menfaat ilişkisine girdiği, bu şahsın bilinen irticai faaliyetlerini önlemek maksadıyla yapılan işlemlerin aksatılması için her türlü olumsuz tavrı sergilediği, nitekim DİYARBAKIR SÖZ GAZETESİ’nin 26.05.1997 tarihli nüshasında yayınlanan irtica içerikli bir yazıdan dolayı gazete sahibi Mehmet Ali ALTINDAĞ hakkında “BASIN YOLU İLE HALKI DİN VE MEZHEP FARKLILIĞI GÖZETEREK KİN VE DÜŞMANLIĞA İTMEK VE TAHRİK ETMEK” suçundan dava açıldığı, ancak Hakim Ali ÇAĞAN’ın menfaat karşılığı Mehmet Ali ALTINDAĞ hakkında BERAAT kararı verdiği,

e. Yine müteahhit Mehmet Ali ALTINDAĞ hakkında “BÖLÜCÜLÜK” suçundan dolayı 4 nolu DGM’de yürütülen bir soruşturmanın karar günü olan 05.05.1998 gününden bir gün önce 4 nolu DGM Başkanı Hakim Ali ÇAĞAN, o tarihteki 1 nolu DGM Başkanı Hakim Ahmet ÇAĞLAYAN ve 4 nolu DGM üyesi Hakim Albay Tarık SENKERİ’nin davalı Mehmet Ali ALTINDAĞ ile ERGANİ yolu üzerindeki kendisine ait ALTINDAĞ tesislerinde yemek yedikleri, 05.05.1998 günü görülen davanın “BERAAT” kararı ile sonuçlandığı,”

f. DİYARBAKIR D.G.M. Savcısı iken irticai eğilim nedeniyle soruşturma geçiren ve Başbakanlık Takip Kurulu’nun teklifi ile EYLÜL 1999 tarihinde EDİRNE Cumhuriyet Savcılığına atanan Savcı Müsebbih ERGIN, yine D.G.M. iken 1996 yılında Refahyol hükümeti döneminde Adalet Bakanlığı Müfettişliğine atanan, ancak irticai faaliyetleri tespit edilip bu görevden alınan Savcı Nazmi OKUMUŞ ve 1 nolu D.G.M. başkanı iken ANKARA Sulh Ceza Mahkemesi hakimi olarak atanan Hakim Ahmet ÇAĞLAYAN’ın, Hakim Ali ÇAĞAN ile birlikte “ADIYAMAN MENZİL ŞEYHİ” olarak adlandırılan şahsı ziyarete gittikleri.

g. 4 nolu D.G.M.’ de Hizbullah terör örgütü ile ilgili davalarda sadece üye Hakim Kenan ALTIPARMAK’ ın muhalefet ettiği, ancak onunda etkili olamadığı, zira kararların “OY ÇOKLUĞU” ile alındığı hususları istihbar edilmiştir.

5. Anayasa da belirtilen Cumhuriyet aleyhine işlenen ve doğrudan doğruya Devletin iç ve dış güvenliğini ilgilendiren suçlara bakmak maksadıyla görev yapan DİYARBAKIR Devlet Güvenlik Mahkemesinde yukarıda arz edildiği şekilde menfaat karşılığı iş yapan, belli bir siyasi görüşe hizmet eden veya terör ve terörist faaliyetler hakkında yeterli bilgiye sahip olmayan adalet mensuplarının olması, büyük bir özveriyle çalışan güvenlik güçlerinin azmini kırmakta ve kamuoyunun adalete olan güvenini sarsmaktadır.

DİYARBAKIR Devlet Güvenlik Mahkemesinde görev yapan bu statüdeki personel hakkında istihbari çalışmalara devam edildiğini, gelişmelerden bilgi verileceğini arz ederim.”

***

İşte bakınız sevgili dostlar!

Böylesine tezviratlar, iftiralar, komplo teorilerinin sıradan PKK’dan veya Hizbullah’tan veya diğer herhangi bir örgü tarafından bu uydurulmamış bir utanç levhası.

Ancak ne var ki şerefli Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bünyesine sızdırılmış megalomanyak sosyalist, Marksist, Bolşevizm bir anlayışa sahip olan bu insan ne yazık ki devletin DGM Cumhuriyet Başsavcısı Nihat Çakar’ın talimat ve direktifleri altında bu uydurma yaftaları yazabilmiştir..

Başta biz olmak üzere  bu bölgede görev yapan devletin en şerefli hukukçu hakimleri dahi töhmet altına alabilmiştir.

İşte biz o dönemi anlatıyoruz.

Bunlar o dönemin “iyi çocuklarıydı”..

Bu iyi çocuklar kavramı da 27 Nisan e-muhtırasını yazan dönemin Genelkurmay Başkan yardımcısı “Kürt Yahudi cuhud” asıllı Yaşar Büyükanıt tarafından ifade edilmiştir.

Ne zaman ifade etmişti; Şemdinli’deki bombalı saldırı olayında!…

En derin sevgi ve saygılarımla..