POST MODERN LAİK DEMOKRATİK SİSTEM!?.. (V)

Dünden devam diyoruz!.. Günün Yorumu köşesinin müdavimleri, bilirler.. Buradan mevzu ettiğimiz, dilimizin döndüğü, kalemimizin yazdığı kadarıyla hasbi halde bulunduğumuz hadiseler ne kişiseldir, ne de bireyseldir!.. Tamamen, “toplumu ve ülkeyi, devleti aliyeyi” ilgilendiren, memleket meseleleridir!… Yani, “milli mevzular..!”

***

Pek tabi ki, sosyal ve siyasal yönde, hak, hukuk, adalet, eşitlik, inanç hürriyeti ve insan hakları gibi “ulvi” değerleri, prangalayan, sorunlar yumağına dönüştüren “memleket meselelerinin” temel nedeni ise, hiç kuşkusuz ki, “köhneleşmiş sistemin” bizatihi kendisidir.. Enva-i türlü antidemokratik, iş ve işlemi dayattığı içindir ki; “çözümsüzlük” hep hakim olmuştur!…

***

İşte bu sistem ve hayata geçirdiği anlayışla, millet olarak “demokratik” yollar benimsenilerek hep mücadele edilmiş, karşı durulmuştur.. Bu yolda, büyük mesafeler katedildi.. Çok büyük zorluklar aşıldı, engeller kaldırıldı.. Daha demokratik, daha çağdaş ve daha bütünleştirici bir sistemin hayat bulması adına, gerçeklerin farkına varılarak, “vesayetçilere” karşı, uyandı.. Milli irade temsiliyetiyle, “tek parti şeflik ve dipçik zorbalığını” dayatıp yaşatabilme adına faaliyet içerisindeki, anlayışlara “son vermek” için, gayret gösterdi!..

***

Bu tarihsel mücadele sonucunda elde edilen demokratik seçimlere, milli iradenin hakimiyeti ve temsiliyetine rağmen!.. Ki halkın çoğunlukla hep “muhafazakar, milliyetçi, inançlı partileri iktidara getirmesine” rağmen, ne yazık ki o antidemokratik yapıya ve kimliğe sahip “vesayetçi, gruh” anlayış tarafından, “akamete” uğratma operasyonları hep tertiplenmiştir.. İşte, darbelerin “özünde yatan” hakikatte, budur.. Çünkü, “demokratik mücadele ve duruşu” yok etme adına  devletin içine sızmış bu sinsi güçler, “antidemokratik” uygulamalarla milli iradeyi “alt etmeye” çalışmıştır…

***

Her 10 yılda bir “ihtilallerin, darbelerin” organize edilmesi!.. Siyaseti ve milli iradeyi “vesayet” altına almak için; “e-muhtıraların” tertip edilmesi!.. Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde, “insanların kimlikleriyle, inançlarıyla, milli kültürleriyle” oynama adına, sinir uçlarına dokunup, şer ortamlarının yaratılması.. İnsanların birbirine kırdırılması, “kardeş kavgalarının” körüklenmesi!.. Hepsinin ne hazindir ki yaşam iksirleri; “postmodern laik demokratik sistem” olmuştur…

***

Yıllardır, sözde “terörle mücadele” adı altında, Doğu ve Güneydoğu bölgesinde nice “şeytani ruha” sahip, devletin içerisine sızmış, devşirme, dış orjinli akla sahip unsurlar, kirli ve cahil, köhnemiş sistemin sayesinde palazlanırken, sahada “kaş yapayım derken hep göz çıkarmışlardır?”… Hele ki, ehliyetsiz ve liyakatsiz yöneticilerin, bürokratların da bu kulvarda varlık göstermeleri; daha vahim sonuçların yaratıcısı olmuşlardır…

***

Bakınız, “Terörle Mücadelede” temel bir unsur olarak kullanılan, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bünyesinde oluşturulan “JİTEM” denilen kurum, hiç de sağlıklı bir işleyişe sahip olmadı!… Öyle inanıyoruz ki, muhafazakar iktidarlar iyi niyet noktasında “terörü” sonlandırmak gaye ve amacıyla bu yapıyı ikmale getirmişse de; “uygulama ve sahadaki varlık” durumu, halkı yüksek oranda rahatsız edip, mağdur etmiştir…

***

Çünkü, JİTEM denilen kuruma mensup bazı kişiler “kendine buyruk” terörle mücadele yerine “halkla mücadele” ederek, terörün gemi azıya vurmasına neden olmuştur?! Öylesine “şirretli ve korku imparatorluğu” yaratıcı bir kimlikle hareket ediyorlardı ki, “insanların hayatı, özgürlüğü, yaşamı” iki dudağının arasında çıkan cümleye bağlıydı.. Emniyet Teşkilatı dahil bir çok kurumu “baskı altına alarak” vesayetleriyle “astığı astık, kestiği kesik.?”

***

Yaşatılan hal-i duruma verilebilecek en büyük örnek hadise, Diyarbakır İl Emniyet Müdürü Ali Gaffar Okkan”ın şehit edilmesi olayı.. Tarih 24 Ocak 2001… Öyle kurnazca, öylesine derin bir işbirliğiyle bir emniyet müdürü, beş koruma memuruyla, Emniyet Müdürlüğünden çıktıktan bir iki dakika sonra, 300 metre ileride “suikast” düzenlenerek, şehit edildiler.. Tarih bu olayı hiçbir zaman unutmaz!…

***

Bakınız iki gün önceki yazımızda ifade ettiğim gibi, bu bölgeyi yöneten yanlış insanlar, devletimizin özellikle şerefli Türk Silahlı Kuvvetlerimizin kutsal üniformalarını omuzlarında taşıyan bazı inançsız bolşevik baykuşların yaşadıkları şımarıklık doğrultusunda, “despotlukça” olayların altına imza atmışlardır…

***

İşte, Günün Yorumu köşesinde yıllar yılıdır ülkenin ve bölgenin bu minvaldeki “memleket” meselesini, yazıyor çiziyor ve belgeleriyle de deşifre ediyoruz… Nitekim beş gündür yazıyorum aynı noktada ve bir dizi belge ve dökümanı da, buradan aktarıyorum.. Ama kime dersin, kime anlatırsın.. Zira sistem gaddar ve zalim bir kimliği bünyesinde barındırıyor…

Bu sistem öylesine bir sistem ki, gelen giden iktidarlar da ne kadar iyi niyetli olurlarsa olsunlar illa ki vesayetçi unsurlar onların üzerine demoklesin kılıcı gibi tehditler savurmasına, izin veriyor, cevaz veriyor…Çünkü, sistemin bizatihi kendisi “vesayetçi” bir ruhu barınıyor…

***

Evet sevgili okurlar..

Hani bir laf vardır “Kime anlatırsın?” Bizim de hal-i vaziyetimiz böyle…

Bakın dünkü SÖZ Gazetesi’nin 8. Sayfadan çok önemli bir haber vardı… Muhtemelen dikkatinizi çekmiştir…

Bu haberi, sizinle paylaşmak istiyorum..

Arşivde yer alan bazı belgeleri de iliştirmek istiyorum…

Bu coğrafyada görev yapan bazı önemli rütbeye sahip askerlerin de portre resimlerini vererek…

***

Haberin başlığı aynen şöyle:

“Başbuğ ve Kundakçı dinlenecek!..

Alt spot…

“1993 yılında suikasta uğrayan Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Bahtiyar Aydın davasında yeni gelişme…”

Spotlar ise şöyle…

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı o dönem İl Jandarma Komutanı olan Albay Eşref Hatipoğlu’na verilen beraat kararına bozma talebinde bulundu. Hatipoğlu, iki gün önce hayatını kaybetti. Sanıklardan Kurmay Albay Tünay Yanardağ da 2015 yılında vefat etti. Başsavcılık, eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ ile eski Asayiş Kolordu Komutanı Korgeneral Hasan Kundakçı'nın tanık olarak dinlenmesini istedi.

Lice'de 1993 yılında PKK'lı teröristlerin ilçeye ağır silahlarla saldırması sonucu Abdullah Akçakmak, Ali Canbolat, Ali Nurettin Soyer, Ali Şanlı, Bayram Yıldız, Dilbirin Cantürk, Emine Kıraç, Hüseyin Cantürk, Muhyettin Gülen, Kudret Ergün, Mustafa Çakır, Saniye Boğan, Suna Cantürk, Yüksel Bayar ve Zana Çakır adlı vatandaşlar hayatını kaybetti.

Operasyonu yönetmek için Diyarbakır'dan helikopterle ilçeye giden Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Bahtiyar Aydın da jandarma komutanlığı bahçesindeki helikopter pistine iniş yaptığı sırada Kanas keskin nişancı tüfeğiyle açılan ateş sonucu kafasından vurularak şehit edildi.”

***

Evet bakınız sevgili dostlar!

“SANIĞIN İFADESİYLE ARŞİV KAYITLARI KARŞILAŞTIRILSIN” ara başlığıyla haber şöyle devam ediyor:

“Başsavcılık, sanık Eşref Hatipoğlu'nun soruşturma aşamasında alınan ifadesinde, Lice'ye harekât planı yapılmadığı, 21 Ekim 1993 tarihinde Jandarma Bölge Komutanlığından Batman Çayı Vadisi ile Lice güneyindeki Dibek Köyüne operasyon için onay alındığı, Bölge Komutanı şehit Bahtiyar Aydın'ın her iki operasyonu görmek ve Kulp ilçesinden idare etmek istediği şeklinde ifade verdiğine dikkat çekildi.

Hatipoğlu'nun ifadesinde, 21 Ekim 1993 günü 06.00 da Kulp’a gitmek üzere helikopterle hareket ettikleri, plan gereği iki adet F 16 uçağını bekledikleri, ancak uçakların Kuzey Irak'a gönderilmesi nedeniyle Süper Kobra helikopteri gönderileceği bilgisinin geldiğini, ancak yarım saat sonra bu helikopterlerin de Kuzey Irak'a gönderildiğinin bildirilmesi üzerine Bahtiyar Aydın'la görüşüp ardından Lice'deki Komando Bölüğüne inmeye karar verdikten sonra kuzey, güney ve batı yönlerinden bölüğe ateş açılması nedeniyle ilçeye gönderilen iki Kobra helikopterin Lice kuzeyindeki yamacı ateş altına aldığı belirtilerek, olayın aydınlığa kavuşturulması bakımından eksik hususların giderilmesi istendi.”

***

Haberin, genel muhtevası böyle.. Ancak dikkat edilmesi gereken nokta şurası…

“Yargıtay Başsavcısının İlker Başbuğ ile Hasan Kundakçı’nın ifadesine başvurmak” istemesi bize göre yanlıştır ve abesle iştigaldir..

Çünkü, Başsavcının bunların ifadesine başvurması, “davayı peşinen” kaybetmiş sayılır.. Zira bu her iki komutan da, o dönemlerde bölgede görevliydi.. Özellikle Hasan Kundakçı paşa, 1993 yılının Şubat ayında Çetin Doğan ile birlikte beni sorguya aldılar…

Anti demokratik, hukuk dışı bir şekilde tehdit ederek…

Dediler ki,

“Senin hakkında Jandarma İstihbaratı, bize bilgi veriyor.. Verilen bilgilere göre, seni bir saat dahi yaşatmamamız gerekir. Çünkü sen yazılarında irticai faaliyetleri yazıyorsun, destekliyorsun, halkı kin ve nefrete sürüklüyorsun. Bu jandarma istihbaratın tuttukları raporlar çok aleyhinedir, kendine gel, kendine çekidüzen ver…”

Ben de onlara dedim ki;

“Paşam! Ben her şeyden evvel müslümanım..  İslamın yüce bir din olduğuna inanıyorum.. Allah tarafından Hz. Muhammed (S.A.V.)’e gönderilen dinin tüm gerçeklerine gücümün yettiği kadar inanıyorum ve yaşıyorum.

Hatta inancım gereği yerin dibinden arş-ı alaya kadar yüce İslam dinine bağlıyım..”

Bunu, dedikten sonra onlar da bana dediler ki!

“Eee biz de müslümanız. Ama senin gibi değil…”

Hasan Kundakçı paşa hayatta ise gelsin onunla yüzleşelim.

Nihayet benim devletime bağlı bir insan olduğumu, ülkemin bölünmez bütünlüğüne bağlı olduğumu ve gazetede yapılan tüm yayınlarımızın devletin terörle mücadele etme şeklini desteklemektedir.

Sizler gazeteyi okuduğunuz zaman her şeyi bilmeniz lazım.

Velhasıl başınızı ağırtmayalım.

O akşam paçayı kurtardıysak da ama 1998’deki Cemal Temizöz ile DGM Cumhuriyet Başsavcısı Nihat Çakar’ın iftiralarından kendimizi kurtaramadık..

Ama Allah bizi korudu.

Bunları burada yazarken elbette ki devletimizin milli iradeye dayalı, halkın milli iradesine bağlı olan iktidarların da artık bu vesayetçi unsurlara “Dur” demeleri gerekir.

Varlıklarına, üremelerine son vermeleri lazım..

Zira ülke bütünlüğü, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu coğrafyası insanları artık vesayetçi, dışa bağımlı devletin bünyesine gizli olarak sızdırılmış darbeci unsurlara “dur” denilmesini istiyor ve bekliyor…

Özellikle CHP’nin yıllardan beri ülke üzerine oynadıkları dinsizlik, bolşeviklik, sosyalistlik ve ulusalcılık gibi yanlış politikalara da artık engel olmaları gerekir.

Düşüncemiz bu yönde..

***

Bunu da paylaşmadan geçmek istemiyoruz.

Bakınız sevgili okurlar!

Dünkü yazılı medyanın birinci sayfalarında büyük puntolarla verilen önemli bir haber dikkatimi çekti!!!

Sizin de çekmiştir..

Bu haberi özetleyerek sizinle paylaşmak istiyorum…

“TRUMPGATE” başlıklı bir haber…

Bakın ABD’de neler oluyor?

“Asrımızın cihanşümul bir devleti olan ABD’nin eski başkanının evine FBI baskını düzenlendi.”

Dikkat edin, suçlama getiriliyor ve kimin evi basılıyor.

Kocaman ABD’nin eski başkanının evi FBI tarafından basılıyor, arama yapılıyor ve bir ibret levhası olarak dünyaya gösteriliyor.

Peki Türkiyemizde ne oluyor?..

İşte yüz yıldan beri antidemokratik hukukdışı bir milli iradeyle ters düşen, millete rağmen, milleti ters yüz edip yönetmeye çalışan baskıcı, emperyalist kölelerinin CHP anlayışına “dur” diyen var mı?

Bu milletin dinine, inancına, Kur’an’ına engel getiren, milletin gençliğini islamdan uzaklaştırmak üzere faaliyetler yürüten kirli vesayetlerin silsilesine karşı, devlet-i aliye bir nüfuz kullanabilmiş midir?

Yok..

Bunlar hakkında herhangi bir soruşturma, araştırma yapılıyor mu?

Hayır…

İşyerlerine, evlerine herhangi bir baskın yapılmıyor?

Maalesef…

Arama yapılmıyor?

Nerde?..

Her kimin ne yaptığı varsa yanına kar kalıyor..

Yani, “eski tas eski hamam” misali..

Tek parti ve şeflik döneminin, laiklik, demokrasi ve Kemalist anlayış adına cumhuriyet vs. gibi daha nice balonlar şişirilerek bu memleketi kan gölüne çeviren anlayışa sahip olanlardan, “hak ve hukuk” noktasında Adalet bir sorgulama yapabilmiş mi?!

Ne gezer?

Oysa ki ABD eski başkanı Trup’ın yaptığı yanına kar kalmadı..

Trump’ın villasına baskın yapılıyor..

Aramanın gerekçesi Beyaz Saray’dan resmi belgelerin çıkarılması..

“Eski Başkan, bir kasayı kırdılar, adaylığımı istemeyenler adaleti silah olarak kullanıyorlar” diyor..

Evet sevgili okurlar!

İşte olup-biten olayların mukayesesi yapılması gerekirse, bir yandan Amerika bağlı olduğumuz bir ülke diyoruz, ama Amerika’daki yapılan demokratik uygulamaları da Türkiye’de bir türlü hayata geçiremiyoruz..

Zira hala da vesayetçilik köhne bir sistem ve anlayış söz konusu…

En derin sevgi ve saygılarımla…