ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN’IN 33 YILLIK YÖNETİMİ!? (III)
Sevgili okurlar.
Cuma günkü sohbet köşemizde, uzun uzadıya Türkiye’nin dünü ile bugününü irdelemiştik...
Dün Osmanlı’yı kimler, kimlerin nam-ı hesabına çökertmek istediyse, bugün o günün devşirme torunları, aynı rotada Türkiye’yi “dize” getirmek için yol yürüyorlar?
Tabi sohbetimizin bu minvaldeki hulasasını, Üstat Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretlerinin, tarihsel tespitleriyle sonlandırmıştık..
Ve şu uyarılarda bulunmuştuk..
Devlet, millet, iktidar, muhalefet bir bütünlük içerisinde!
Yani toplumun 7’den 70’ine yaşanan ve yaşatılanlar karşısında; “uyanık” olması gerekir...
Çünkü; bizi bizden etmek isteyenler vardır..
Özellikle şer yapılar, Emperyalist ve Siyonist güçler “puslu” havanın oluşması için büyük bir gayretle, “sinsi ve hain” planlar kurguluyorlar!..
İşte bu gerçeğin rotasında bugün sizinle yapacağımız sohbetin muhtevası, aslında Cuma günküyle aynı olacak..
Ki Cuma günkü yazımızı birkaç ilave mevzuuyla, dikkatlerinize bir kez daha sunmak istiyorum!..
***
Şu bir hakikattir ki; Devleti yöneten siyasetin uygulama biçiminde, çok büyük yanlışlıklar ve tezatlar söz konusudur!..
Milletle örtüşmeyen, yerli olmayan, batıya ve batıla endeksli uygulamalar, yakın tarihimiz boyunca bu ülkeyi kargaşalara, terör odaklarına, siyasetin değişik dillerine boğdurtmuştur...
Kavram aldatmacasıyla, per-ü perişan hallere sokmuştur..
Tüm bunları yaşanan ve yaşatılanların sonuçlarına odaklanarak ifade ettiğimiz gibi, tarihi tespitlerimizi dünün ders-i ibret hadiselerinin, ışığında, dillendiriyoruz!...
Bizi konuşturan hakikattir..
***
Bakınız, sevgili dostlar.
Dünkü yazılı medyada yer alan; Samsun’da vuku bulan “Atatürk’ün heykeline saldırı” adı altındaki haberin içeriği ve oluş biçimi, tamamen bir provokasyondan ibarettir...
Hükümetin ve inanan toplumun başına, sinsilik içeren hainlikle çorap örme hareketinden başka bir organizasyon değildir, Samsun’un Atakum ilçesinde yaşananlar..
Ki her şey aşikârdır.
Atatürk’ün heykeline saldıranların “sicillerine” bakın, birer suç makinesi gibi..
İki kuzen...
Adam yaralamadan tutun da uyuşturucuya kadar..
Ki saldırı anında, “sarhoş” olduklarını söylüyorlar..
***
Ama gel gör ki CHP’li Belediye bu olay üzerinden “İslam’a, Müslümanlara” aynı zamanda siyasal iktidara karşı “algı operasyonuyla” toplumsal provokasyon yaratmak istiyor.
Paylaştığı karikatür, niyetin ne kadar “haince” olduğunu göstermeye yetiyor da artıyor...
Sanki saldıranlar, inançlı ve muhafazakâr kesimmiş gibi, karikatürde saldıranlar, takunyalı olarak gösteriliyor...
Rezilce bir organizasyon.
***
İşte bu noktada uyanık olmamız gerekir..
Millet kenetlenmeli, ümmet şiarıyla bir olmalı...
Siyasetin somut yanlışlarına karşı bilimsel olarak, tarihsel olarak, kültürel olarak, “kendini” konumlandırarak, mücadele vermelidir...
Demokratik yöntemlerle mücadele verilmesi gerekir..
Ama uyanık olarak..
Aksi takdirde “vesayetler” kaçınılmaz bir hal alır..
Bir önceki yazımızda ifade etmeye çalıştığımız gibi;
33 yıl boyunca Sultan Abdülhamid’in müspet siyasetine karşı Ermeniler, Yahudiler sergiledikleri “liberal bir oyunla” Sultan Abdülhamid’i tahttan indirdiler...
Bunlar, kirli mücadelelerine yıllar yılı devam ettiler..
Aslında, onların bu kirli girişimleri Sultan Abdülhamid’i yormamıştı.
Sultanı yoran, onların kirli senaryolarını başarıya ulaştıran, sarayın içine sızdırılmış piyon, satılmış, kepaze anlayışa sahip devşirmelerdi!...
Onlar, Osmanlı’yı çökertti.
Nitekim meşrutiyetten sonra bir yıl içerisinde padişahı sahte ve uyduruk fetvalarla azlettiler...
O günden bugüne kadar ne yazık ki o kirli uzantı hala ülkemizde mevcuttur.
Tabiri caizse, devletin kılcal damarlarına kadar nüfuz etmiştir..
Bu yapı ve onun siyasi uzantıları, gelen giden iktidarları daima yanlış yollara sürüklemiştir...
Millete ve iktidara karşı çok büyük tezgâhlar tertiplemişlerdir...
Akla hayale gelmeyen, iftiralarda bulunmuşlardır..
Karalamaya çalışmışlardır...
Tıpkı CHP’nin Menderes’in başına ördüğü çoraplar gibi…
Bebek ve köpek davaları ve uyduruk iftiralarla nihayetinde Menderes’i idama götürdülür.
Hele hele bazı mevcut yazılı medya, açık açık Siyonizm’in ve Haçlı emperyalizmin birer köşeleri durumunda olduklarını gizlemeden; kin kusuyorlar...
Utanmadan bu kez Mustafa Kemal Atatürk’ün heykeline provokasyon tertipliyorlar..
Milletin iktidarına tuzak kurmak istiyorlar..
Bu itibarla diyoruz ki millet zaten uyanmıştır, uyanmaya devam ediyor.
AK Parti iktidarından da halkın istek ve arzuları vardır, o da kendilerine çekidüzen vermeleridir..
AK Partinin, içerideki piyon durumunda olan AKP’lileri yavaş yavaş temizlemesi lazım.
Rantiyecilere son vermeleri lazım.
Artık yeter demeleri lazım.
***
Tüm bu serzenişleri ve tespitleri dile getirdikten sonra, şimdi sizleri Cuma günkü yazımızla baş başa bırakıyorum..
Yazı aynen şöyle..
* * *
Sevgili dostlar.
Yakın tarihimizi incelerken her zaman bu sütunlarda yazdığımız gibi; gerçeğin peşindeyiz!...
Şahsım olarak, yakın tarihimizi objektif şekilde kaleme alan, tarafsızca irdeleyen, gerçekleri ifade eden yabancı tarihçilerin kaleme aldığı kitaplardan, makalelerden öğrenmeye çalışıyorum...
Onların eserlerini irdeleyerek, sorgulayarak araştırıyorum...
Ve bu eserleri bize anlatılan tarihle karşılaştırıyorum..
Ne yazık ki hep vurguladığım gibi..
Yakın tarihimiz, bize “tahrif” ettirilerek hep anlatılmıştır...
Gerçek tarihi değil, birilerinin nam-ı hesabına, birilerini kutsayan, kutsallaştıran, devşirme şahsiyetleri “kahraman” ilan eden tarihi geçmiş, bize hep empoze ettirilerek dayatıldı...
Yalan söyleyen bir tarih...
Nitekim sayfaları çevirdiğimizde, yakın tarihimizde olup bitenleri ve hatta Türkiye’mizdeki olup bitenlere baktığımızda; Siyasetin, politika ve politikacıların ne kadar kirli bir yapı ve çarkın içerisinde olduğunu görüyoruz...
İcra edilen politikaların, nereden ithal edilmiş olduğunu ve kimlerin üst aklı teşkil ettiğini, daha bir net görebiliyoruz...
Ekonomiksel olarak, ahlaki olarak, teknolojik olarak, aile bütünlüğü olarak, kendi tarihi kültürünü yaşayamadığı ve yaşatılamadığı için bu memleketin, nice badireler geçirdiğine şahit oluyoruz...
Ve bu badireler 1,5 asırdan beri kesintisiz yaşanmaktadır...
Ülke ve millet olarak, tabiri caizse altımız oyuluyor.. Hali hazırda, altımızdaki zemin kayıyor, heyelanlar yayıyor...
Yıkılma ve çöküşle yüz yüze!?.
Dedik ya; tehlike çok büyük…
Devletin çok uyanık olması lazım…
***
Devleti yöneten bugünkü kadro ve kadronun başındaki Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasetine inanıyoruz ki halk da güveniyor.
Kendileri de inşallah sade, berrak, ihlâslı bir siyasetle memlekete hizmet etmeyi düşünüyorlar...
Ve bu yönde çalıştığına da inanıyoruz...
Ancak hal-i hazırdaki gidişat, kurgulanan sinsi ve kirli tezgâhlar, der demez insanı kaygılandırıyor, endişelere sürüklüyor...
Onun için de gerçek tarihin ışığında, ders-i ibret noktasında bizim naçizane, “dost acı söyler” mahiyetiyle dile getirdiklerimiz var...
Yazmak ve söylemek zorundayız..
Dünkü oyunlar ne ise bugün de daha fazlasıyla, daha eğitilmiş şekliyle yapılmakta olduğunu görüyoruz.
Siyaset ne vakit tek parti şeflik ve dipçik anlayışıyla bu memleketi ne kadar büyük badirelere sürüklemişse bugün ne yazık ki o hileli tezgâh, pusu kurup, dumanlı havayı bekleyen kurt misali!...
Başta rant, hele hele kişisel rant, toplumda haram yeme iştihasının açılması, tamamıyla yanlış politikaların, yani İslam’ı saf dışı bırakan anlayışın tezgâhıdır.
Millet helal yerine haram yediği için kendini kargaşadan, kavgadan ve terörden kurtaramıyor.
Bu nedenle devlet ile millet arasındaki fark ve uçurum genişliyor...
***
Sevgili okurlar..
Öncelikle şu ayet-i celileyi sizinle paylaşmak istiyorum...
Ki bizim ileri sürmüş olduğumuz tarihi gerçekleri kanıtlayan büyük kitabımız Kur’an-ı Kerim’in “İbrahim” suresinin 46. Ayeti, her şeyi gün gibi açıklıyor...
Ayetin yüce mealine bakalım ve aynı zamanda bilimsel olarak yorumlayalım. Şöyle ki...
“-Şüphesiz onlar tuzaklarını kurdular. Onların tuzaklarına (verilecek ceza) Allah’ın yanındadır. İsterse onların tuzakları dağları yerinden oynatacak (cinsten) olsun.”
Bu ayet bizi nereden getirmiş ve nereye götürüyor?
Kendimize bir türlü çekidüzen veremiyoruz, anlamıyoruz veyahut anlamak istemiyoruz veyahut da dostu düşman, düşmanı da dost olarak görme kabiliyetsizliğimiz…
Bizim birlikteliğimizi muhafaza eden, bizi bölücülükten, parçalanmaktan, hizipleşmekten koruyan tek unsur, vazgeçilmez ana gerçek Kur’an-ı Kerimdir...
Ona sarılmamız ve sahip çıkmamız gerekir...
Gençliğimizi, çocuklarımızı Kur’an-ı Kerim’in izzet ve şerefiyle aşılamalıyız, aydınlatmalıyız...
Aksi takdirde Kur’anla uyanmayan bir toplumun geleceği aydınlık olmaz...
Yüz, yüz elli yıldan beri devam eden ve hala da mevcut olan içimizdeki Yahudi ve Ermeni devşirmelerinin varlığıyla, Kur’an ışığı hep söndürülmek istenilmiştir...
Özellikle de devletin en şerefli kurumlarından birisi olan Türk Silahlı Kuvvetlerinin bünyesine sızan ve yetişen darbecilikle, vesayetçilikle kendilerini Siyonizm ejderhasına yem eden devşirmeler, başrol oynadı...
Darbelerin, muhtıraların, 28 Şubatların eserleri, bunlara aittir...
Laiklik libası altında, İslam düşmanlığı yapa geldiler...
Ama bu şer yapılar için dönem bitti diyoruz...
Her ne kadar, bunca tehlikeli durumlar vaki olsa da İslam’ın yeniden bu topraklarda, filizlenip, dal budak sarması açısından, önemli merhaleler kat ediliyor.
***
Öyle ümit ediyoruz ki son zamanlarda Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın sayesinde başta Türk ordusu dâhil olmak üzere devletin diğer kurum ve kuruluşları da “milli inanca” odaklanmıştır...
Tarihine, kültürüne bağlı kalmak üzere yeniden İslam gerçeklerine sarılmaktadır…
Ve daha sıkı sarılmaya da devam edecektir inşallah.
***
Bakınız, dünkü SÖZ Gazetesinin manşetinde şöyle bir haber okuduk.
Çok müjdeleyici bir haber…
Haber aynen şöyle;
“Laiklik adı altında inanca vurulan prangaların yıkıldığını gösteren adım.”
“MÜBAREK GÜNDE MÜBAREK ADIM”
“Bir dönem başörtülü ve türbanlı eşlerin dahi girmesine izin verilmeyen Diyarbakır 8. Ana Jet Üs Komutanlığına, 500 kişilik cami inşa edilecek.”
Bu haber elbette ki müjdeleyici bir haber olmakla beraber, hele hele Recep ayının ilk haftasına denk getirilmesi apayrı bir gurur kaynağıdır...
Demek ki, devlet de, milletiyle el ele vererek İslam’a doğru yürümeye başlamıştır...
O ithal edilen ve tüm İslam dünyasını, Ortadoğu’yu Siyonizm ejderhasının başıyla kuyruğu arasında sıkışıp duran İslam dünyası ve Türkiye dizginleri koparmıştır...
O ejderhanın başını ezecektir ve hatta ezmiş durumdadır.
Yeter ki birleşelim.
Birlikteliğimizi koruyalım.
Siyasetin beklediği kirli oylardan lütfen uzak duralım ve kirli, yanlış, rantiyeci, çıkarcı, vicdanını değil cüzdanını düşünen bürokratları devletin kurum ve kuruluşlarından uzaklaştırmaya çalışalım.
* * *
Bakınız, yukarıda ifade etmeye çalıştığımız yüce ayet-i celilenin mealine odaklanmamız lazım...
Ayetin yüce mailini tekrar hatırlatırsak..
“Gerçekten onlar (İslam'a karşı) tuzaklar kurdular. Oysa onların tuzakları dağları yerlerinden oynatacak nitelikte de olsa, Allah'ın denetimi altındadır (O'nun iznine tabidir).”
“İnkâra şartlanmış olanların İslam’a karşı ortaya koyacakları hile ve entrikalar ne kadar güçlü olursa olsun, velev ki dağları yerinden oynatacak kadar kurgulanmış güçlü ve kuvvetli olsun, Allah izin vermedikten sonra onların kimseye bir zarar vermesi düşünülemez. Zira inkârcılar, kemiyet ve keyfiyet bakımından çok güçlü de olsa, o gücün kullanılmasında ortaya konacak olan irade tamamıyla Allah’ın elindedir.”
Bakınız, sevgili okurlar.
Ayet her şeyi Allah’ın iradesine bağlıyor.
İnanan toplumları da bu ayetin yüce meali paralelinde yaşamayı ve uyanık olmaya davet ediyor...
Emrediyor..
* * *
Nitekim Bediüzzaman Hazretleri bu mana itibariyle yüz yıl önce âlem-i İslam’ı şöyle uyarmıştır...
“Ey âlem-i İslâm! Uyan, Kur’ân’a sarıl, İslâmiyete maddî ve mânevî bütün varlığınla müteveccih ol!
Ve Ey Kur’ân’a bin yıllık tarihinin şehadetiyle hâdim olan ve İslâmiyet nurunun zemin yüzünde nâşiri bulunan yüksek ecdadın evlâdı!
Kur’ân’a yönel ve onu anlamaya, okumaya ve onu anlatacak, onun bu zamanda bir mu’cize-i mânevîsi olan Nur Risalelerini mütalâa etmeye çalış. Lisanın, Kur’ân’ın âyetlerini âleme duyururken, hal ve etvar ve ahlâkın da onun mânâsını neşretsin; lisan-ı hâlinle de Kur’ân’ı oku. O zaman sen, dünyanın efendisi, âlemin reisi ve insaniyetin vasıta-i saadeti olursun.”
Üstad Bediüzzaman Hazretleri İslam dünyasını bu şekilde uyarmak isterken…
Eskişehir cezaevinde tutuklu bulunduğu anda da Ağır Ceza Mahkemesi heyetini ve aynı zamanda devleti yönetenleri de, hakikatlere vakıf olmaya çağırarak, uyarıyor ve diyor ki;
“Birtek gayem vardır: O da, mezara yaklaştığım bu zamanda, İslâm memleketi olan bu vatanda Bolşevik baykuşlarının seslerini işitiyoruz. Bu ses, âlem-i İslâmın iman esaslarını zedeliyor. Halkı, bilhassa gençleri imansız yaparak kendisine bağlıyor. Ben bütün mevcudiyetimle bunlarla mücâdele ederek gençleri ve Müslümanları imana dâvet ediyorum. Bu imansız kitleye karşı mücadele ediyorum. Bu mücahedemle inşaallah Allah huzuruna girmek istiyorum. Bütün faaliyetim budur. Beni bu gayemden alıkoyanlar da korkarım ki Bolşevikler olsun. Bu iman düşmanlarına karşı mücahede açan dindar kuvvetlerle el ele vermek, benim için mukaddes bir gayedir. Beni serbest bırakınız, el birliğiyle, komünistlikle zehirlenen gençlerin ıslahına ve memleketin imanına, Allah’ın birliğine hizmet edeyim.”
* * *
Sevgili dostlar.
Üstadın şu uyarılarına bakın.
Diyor ki...
İçimizdeki devşirmeler, yıllardan beri Siyonizm’in ve komünizmin hegemonyasında çalışıp din gerçeklerinin millete götürülmesini engellemektedir.
Engellemeye de devam ediyorlar...
Milleti dinden imanından uzaklaştırma çabası içerisindeler...
Devletle millet el ele vererek Siyonizm’in ejderhalarını, komünizmin domuzlarını, emperyalizmin hainlerini ve içimizdeki devşirme piyonlarına artık yeter demeliyiz..
Yaşadığımız travmatik hal, dün bunu diyemediğimiz içindi..
Ama artık, demeliyiz...
Mehmet Âkif Ersoy’un dediği gibi;
“Doğrudan doğruya Kur’ân’dan alıp ilhamı,/ Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâmı...”
En derin saygı ve sevgilerimle.