EN DEĞERLİ İNSAN KİM?..

Farkında mıyız; dış ve iç dünyamızın nasıl bir bedbaht hali durumu yaşar hale geldiğimizi!.. Hem maddi, hem de manevi, büyük bir yıkım evresinde, cebelleşiyoruz!.. Acımasızca vahşi bir acı egemen, tüm beşeriyette… Vicdan denilen insani vasıftan azat haldeyiz..

***

Öylesine dehşetliyiz ki acıyı da, tasayı da, sevinci de, yoksulluğu ve zenginliği de zıtlar hanesinde tutarak, insanı insani vasıfla entegre eden vicdan muhasebesini terk-i diyar etmişiz.. Siyasi ve ideolojik kutuplaşmanın da, ateşi körüklediği hakikatiyle, insan arar olduk!..

***

Hafta sonuna özgü pazar yazısı niyetiyle, vaki olan bu dramımızı, bir hikaye ile, aktarmak istiyorum!.. Nefis dünyamızı, vicdan terazisine alıp, tartalım.. Biz ve çevremiz insani, rahmani ulvi değerlere ne kadar, samimi ve ihlaslı duruş içerisindeyiz, ya da yaşıyoruz.. Hikayemiz şöyle..

***

Zamanın birinde.. Mevsim, bugün yaşadığımız gibi, kış.. Kar, yağmur ve soğuk.. Mekan dağ köyü.. Köy ahalisinden “Emin Dede” diye, anılan yaşlı bir adam var.. Yıllar önce, eşini ve tek çocuğu olan erkek evladını, soğuk bir kış günü kaybetmiş.. Vefatlarıyla, büyük bir sessizliğe gömülüp, acılarını hep yüreğinde kimseye hissettirmeden yaşadı!?..

***

Öyle ki, her sabah erkenden kalkar, komşularının kapısına odun bırakır hasta olan çocuklara çorba taşır, kimsenin görmediği dualar ederdi. Bu insani yaklaşımlarından dolayı köylüler ona; “Emin Dede’nin eli soğuk tutmaz” derler. O kış, köyün en varlıklı ailesinin oğlu Cem, şehirden döndü. Parlak siyah bir araba, bagajı hediyelerle dolu.

***

Cem’in, yüzünde zafer kazanmış bir gülümse var. Meydanda durdu, sesini yükseltti: “Gelin! Herkese hediye var! Ama bir şartım var: Hepiniz benim en büyük, en cömert insan olduğumu söyleyeceksiniz..!”

***

Çocuklar koştu, kadınlar utangaç utangaç yaklaştı, gençler birbirini dürttü. Hediyeler yağmur gibi yağdı: montlar, botlar, telefonlar, oyuncaklar… Herkes teşekkür etti, alkışladı. Cem’in göğsü kabarık, gözleri ışıl ışıldı. Sonunda sıra Emin Dede’ye geldi.

***

Cem, elinde kalan en kıymetli hediyeyi çıkardı: ince altın zincirli, üstünde küçük bir elmas parlayan, babasının bile “bunu satarsam ömürlük geçiniriz” dediği bir saat. Gururla uzattı: “Al dede. Bu saat köydeki herkesten değerli. Artık sen de anlatırsın benim ne kadar büyük adam olduğumu.”

***

Emin Dede saate uzun uzun baktı. Sonra gözlerini yavaşça kaldırdı. O gözlerde ne öfke, ne küçümseme vardı. Sadece derin, sessiz bir hüzün. “Evlat…” dedi, sesi titrek ama kararlı, “Bu saati alamam.” Cem’in kaşları çatıldı: “Niye? Beğenmedin mi?”

***

Emin Dede başını hafifçe yana eğdi, sanki uzak bir şeyi hatırlıyormuş gibi. “Beğenilecek bir şey değil ki bu… Bu saati taktığımda, her baktığımda şunu hatırlayacağım: ‘Ben bu saati, birinin gururunu şişirmek için aldım’ diyeceğim. Ama oğlum… Ben yalan söyleyemem. Vicdanım kaldırmaz.”

***

Cem sinirlendi: “Yani benim hediyemi geri mi çeviriyorsun? Bunca insanın içinde!” Emin Dede bir an sustu. Sonra yavaşça iç çekti. Gözleri doldu ama yaş akmadı. “Benim oğlum da senin yaşlarındaydı,” dedi usulca. “Askerden gelmişti. Bir gün bana ‘Baba, ben de bir gün sana böyle güzel şeyler alacağım’ demişti. Almadı. O gece kar fırtınasında evine dönemedi. O saatten beri benim kolumda tek bir saat yok. Çünkü her saate baktığımda onun sesini duyuyorum: ‘Baba…’”

***

Meydandaki uğultu kesildi. Rüzgârın uğultusu bile duyulur oldu. Emin Dede devam etti, sesi daha da alçalarak: “Benim için en kıymetli hediye, sabah namazından sonra komşum Ayşe Teyze’nin kapısına bıraktığım bir avuç odun oldu. Kimse görmedi. Kimse teşekkür etmedi. Ama ben o odunu bırakırken içim ısındı. İşte o an… O an ben zengindim evlat. Senin saatin belki binlerce lira eder. Ama benim vicdanımın saati durduğu gün, hiçbir altın onu geri getiremez.”

***

Cem’in elleri titremeye başladı. Saat hâlâ avucundaydı ama sanki birdenbire çok ağır gelmişti. Etrafına baktı. Kimse alkışlamıyordu artık. Kimse gülümsemiyordu. Herkes Emin Dede’ye bakıyordu. Bazıları gözlerini siliyordu. Cem bir şey söyleyemedi. Sadece başını önüne eğdi. Saat elinden kayıp kara düştü. Kimse eğilip almadı.

***

O gece Cem arabasına bindi, köyden ayrıldı. Bagaj hâlâ hediyelerle doluydu ama kalbi bomboştu. Yolda durup ağladı. İlk defa, yıllardır bastırdığı gözyaşlarını döktü. Aradan üç kış geçti. Bir gün köyün girişinde eski, paslı bir kamyonet durdu. İçinden Cem indi. Yanında yorgun ama huzurlu bir kadın ve küçük bir kız çocuğu. Kızın elinde eski bir bebek vardı.

***

Cem, Emin Dede’nin kapısına kadar yürüdü. Kapıyı çaldı. Emin Dede kapıyı açtığında karşısında Cem’i gördü. Bu sefer göz göze geldiklerinde ikisinin de gözleri nemliydi. “Dede…” dedi Cem, sesi kırık, “O gün söylediklerin içimde bir yara gibi kaldı. Ama o yara iyileştirmedi… Uyandırdı. Ben… ben artık o saati değil, o saatin gösterdiği vakti yaşamak istiyorum. Geç kaldım belki ama… Kızım var artık. Ona ‘baban para ile değil, vicdan ile büyüdü’ diyebilmek istiyorum. Bana yol gösterir misin?”

***

Emin Dede bir an sustu. Sonra titreyen elleriyle Cem’in omuzlarından tuttu. Gözlerinden süzülen yaşlar sakalına damladı. “Geç değil evlat,” dedi boğuk bir sesle. “Vicdan uyandığı zaman… Saat yeniden işlemeye başlar.”

***

O kıştan sonra Cem köyde kaldı. Küçük bir fırın açtı. Her sabah ilk ekmeği kimsesizlere, hastalara, yaşlılara götürdü. Kimseye “ben yaptım” demedi. Kimse de ona “en zengin adam” demedi. Ama akşam ezanında herkesin duasının bir köşesinde adı geçerdi.

***

Ve yıllar sonra, küçük kız büyüdüğünde babasına sordu: “Baba, en değerli insan kimdir?” Cem gülümsedi, gözleri uzaklara daldı. “Vicdanı en temiz olan, yavrum. Çünkü o insan, aynaya baktığında utanmaz. Ve en güzel uyku, utanmadan uyuyanın uykusudur.” O gece köy sessizdi. Sadece rüzgâr, Emin Dede’nin evinin bacasından yükselen ince dumanla usulca konuşuyordu.

***

GÜNÜN SÖZÜ..

Kişinin ahlaki üstünlüğü, kendi vicdani muhasebesinin zenginliğindedir!…