OSMANLININ SUKUTUNUN (DÜŞÜŞÜNÜN) SEBEPLERİ!?
Sevgili okurlar...
Osmanlı İmparatorluğu’nun “meşalesi” göçebe bir çadırda yakıldı...
Çadır bir devletten, Cihanşümul bir İmparatorluk oluşturuldu…
İman şuuruyla..
Adriyatik Denizi’nden, Çin Seddi’ne kadar uzandı!…
Tarihçilerin anlatımlarına göre Osmanlı’nın 3 kıtada toprağı bulunuyor, yani Asya, Avrupa ve Afrika...
Osmanlı, en iyi döneminde 5 milyon 200 bin kilometrekarelik alana kadar hükmeden bir imparatorluktu!..
İslam bayrağını gittiği her yerde dalgalandırdı...
Hak, hukuk, adalet düsturuyla Osmanlı Devleti, büyüdükçe büyüdü..
Onu büyüten, geliştiren, milletleri kendine dâhil ettiren temel unsur; İslam’ın ana hükümlerine sahip çıkmasıydı...
Ve onu, yaşamın her alanında tatbik etmekti...
Onunla yaşadı, onunla gelişti..
Tarih sayfaları, bunları “altın harflerle” yazıyor..
Tabi, “yalan söylemeyen” tarih yazıyor...
Ne vakit ki İslam hükümleri geri plana bırakıldı...
Batılılaşma “hayranlığına” odaklanıldı...
Tanzimat Fermanı ilan edildi..
İşte bu unsurlar, Osmanlı’yı çöküşe, yıkıma, gerilemeye götürdü...
Çöküş başladı..
Çünkü Devletin içine sızdırılan masonlar kısa sürede palazlandı...
Devletin kilit noktalarını ele geçirdi..
Osmanlı ordusunun içine “devşirmeler” sokuldu...
Mason paşalar, Siyonizm’e köle oldu...
Sarayda, devlet yapısı da, yönetimdeki padişahlar da “çembere” alındı...
Böylelikle Osmanlı İmparatorluğunun “dediği” değil, onların dediği olmaya başladı..
Ve böylece gerileme hız kazandı...
Her ne kadar, merhum Ulu Hakan Abdülhamid Han, 33 yıllık yönetimi sürecinde İslam’a sarıldıysa da, sonuç hüsran oldu!...
Ordunun içinde, kendini ailesine ve hilafete en yakın gösteren başta Mahmud Celaleddin Paşa olmak üzere nice paşalar, “yıkımda” başrol oynadı...
Hele hele Mahmud Celaleddin Paşa’nın oğlu Prens Sabahaddin’in yaptığı hıyanetler diz boyu…
Yani Sultan Abdülhamid’in yeğeni…
Ki mason oldukları, 31 Mart 1909’da Ulu Hakan’ın tahttan indirilişinden hemen sonra, tüm çıplaklığıyla ortaya çıktı.
Osmanlı Devleti, I. Dünya Savaşında yenik düştükten sonra İttihat ve Terakki Cemiyetinin paşa uzantılarından birisi olan İsmet İnönü’nün Lord Curzon ile yaptığı anlaşma sonucu, Osmanlı tarih olup gitti.
1923’te cumhursuz kurulan cumhuriyetle Osmanlı İmparatorluğu yok olup silindi.
Fakat hala da Osmanlı kültürünü yaşayan, ülkemizin birçok insanı varlığını koruyor.
Yani o edeple, o terbiyeyle, o hayâyla yaşayan nice aileler vardır bu topraklarda!.
Ama heyhat!
“Osmanlı İmparatorluğu gitti. Olan oldu bizlere” misaliyle yola çıkarsak.
“At izi it izine karıştı..”
Ülke 5 milyon 200 bin kilometrekarelik bir coğrafyadan 783 bin kilometrekarelik küçücük bir coğrafyaya sığdırıldı.
***
Sevgili okurlar.
Hani diyorlar ya;
“Yalan söyleyen tarih utansın.”
Gerçekten biz de söylüyoruz.
Yalan söyleyen tarih utansın ve hatta o tarihi yalanların arkasına sığınan yalan siyaset de utansın.
Ki aldatıcı kavramları kullanarak halkı adeta siyaseten morfinleyerek teslim almaları daha büyük bir fecaattir.
Zira millet oldukça gaflete düşüyor.
İyilikle kötülükleri birbirinden ayırt edemeyecek kadar şaşkınlık içerisinde kıvranıp duruyor.
Osmanlının ilk döneminden 1923’lere kadar yapılan samimi, inançlı ve İslami çabalar, bu tarihten sonra yok sayıldı...
Tabiri caizse, coğrafya ve hüküm edilen millet, deveden kulak misali kaldı.
Bugün ise halk oldukça tedirgin…
Hele hele ekonomiksel sıkıntının getirdiği sorunlar apayrı bir garabet yaşamı dikte ediyor...
Bir de üstüne kültürel ve ahlaki çürümüşlükler de eklenince dalaletin, gafletin yüz ölçümü daha bir genişliyor.
* * *
Bakınız, sevgili okurlar.
Tarihi ibretnüma bir haberi, dünkü SÖZ Gazetesinin manşetinde okuduk.
Haberin detayını resimleriyle beraber sizinle de paylaşmak istiyoruz.
“MEZAR YERLERİ AÇIKLANSIN” başlıklı haber şöyle devam ediyor;
“Şeyh Said ve arkadaşlarının mezar yerlerinin açıklanması için İçişleri Bakanlığı'na başvuru yapılacak.
Başvuruya ilişkin ortak açıklama Diyarbakır Barosu Başkanı Av. Nahit Eren ile yönetim kurulu üyeleri, Şeyh Said Eğitim, Kültür ve Dayanışma Derneği Başkan ve yöneticileri ile ve Şeyh Said mirasçısı Mehmet Kasım Fırat’ın katılımıyla yapıldı.
Baro Başkanı Eren, cenazenin yakınlarına tesliminin insani hukukta önemli bir hak olduğuna dikkat çekerek, idam edilen Şeyh Said ve arkadaşlarının mezar yerlerinin açıklanmasını talep etti.
Eren, ‘97 yıldır saklanan mezar yerlerinin açıklanmasını talep ediyoruz, geçmişle yüzleşilmelidir’ dedi.”
.jpg)
***
Değerli okurlar...
Yukarıda belirttiğim gibi haber oldukça ibretnümadır.
Tüm detayıyla beraber okunduğunda, yakın tarihimizin ne kadar gerçek dışı bir tarih olduğu görülecektir..?
Ki yalan söyleyen tarih kendini anında ele veriyor..
Çünkü yalan söyleyen bir tarih var...
O tarihte, Şeyh Said olayını “devlet düşmanı olarak, isyankâr, çete” bugünkü deyimle “bir terör örgütü” gibi faaliyet içerisine girmiş, “devletle savaşmış ve devlet gereğini yapmış” gibi göstermeye çalışmıştır..
Hem de şuursuzca ve fütursuzca!..
Şeyh Said, 47 kişiyle beraber 13 Şubat 1925’te Dağkapı Meydanında sabah ezanından evvel veyahut sabah ezanıyla beraber darağacına çıkarılıp idam edilmişlerdir!.
* * *
İşte bu hal, Türkiye’nin nereden nereye geldiğini açıkça gösteriyor.
Osmanlının başlangıcı, gelişimi ve yükselmesinde nasıl bir misyonla yaşayıp, düşüncesini ve inancını nasıl aksiyona çeviren bir devlet olduğu aşikârdı…
Hal-i vaziyeti bu durumda iken İslam’dan sırtını çevirip, batılılaşmakla devletin bünyesine sızdırılan mason locaları yüzünden hep İslamiyet’i “gericilik, irtica” yaftalarıyla suçladılar.
Ulema kesimlerini devletin bünyesinden uzaklaştırdılar.
31 Mart Hadisesi ve İngilizler İstanbul’u istila ettikten sonra 1923’te kurulan cumhuriyet ve o cumhuriyetin bünyesinde yapılan Lozan Antlaşması..
Akabinde, 5 milyon 200 bin kilometrekarelik bir coğrafya İngilizlere, Fransızlara ve daha nice küfür dünyasına peşkeş ettirilerek, ülke bölük-pürçük edildi..
Böylece küçüldükçe küçüldü.
Kurulan cumhursuz cumhuriyetten sonra milli mücadele savaşını veren o Anadolu kahraman mücahitleri bir bir sorgulandılar…
Suçlu gösterildiler..
Denize döktürülen (!) Yunanlıları, Türkiye’nin diğer bölgelerine yayılmış Fransızları da ülkeden uzaklaştıran o kahraman mücahitler ve içlerindeki ulema ve meşaikler, tarikat ve tasavvuf şeyhleri ve müritleri, kirli ve sinsi iftiralarla, suçlar ihdas edip örfi idare mahkemelerinde, bugünkü deyimle sıkıyönetim mahkemelerinde yargıladılar..
Ve bilahare, idam edildiler.
Şimdi tarih gösteriyor ki;
Zaman; gerçekleri açıklayan manevi en büyük müfessirdir.
Bugün o gerçek tarihi okudukça deşifre olmaktadır...
Cumhursuz kurulan laikçi Kemalist rejimle beraber devletle milleti birbirine kırdıran CHP’nin tarihi gerçek yüzü, dün olduğu gibi bugün de ortaya çıkmaktadır...
Ve o büyük insanlar başta İskilipli Atıf Hoca olmak üzere, Babaeski müftüsü Ali Rıza Efendi, Bediüzzaman Said-i Nursi hazretleri, Şeyh Said ve arkadaşları…
Hepsi ama hepsi ya sürgün edildiler, ya da idam edildiler.
Hatta Mehmet Akif Ersoy ve son devrin şeyhülislamlarından Mustafa Sabri, sakıncalı göründüler ve çareyi Mısır’a kaçmakta gördüler.
Buyurun sevgili okurlar hep beraber bu sorulara cevap bulalım.
Zalim kim, mazlum kim?
Haklı kim, haksız kim?
Öyle düşünüyoruz ki Türkiye, başını çevirip arkasına baktığında çok büyük gerçekleri görecektir.
Onun için bizim burada devlet büyüklerinden istirhamımız; tarihi gerçekleri lütfen devlet imkânlarıyla ortaya çıkarın.
O büyük insanların ne kadar suçsuz, masum ve mazlum oldukları gün yüzüne çıksın.
Başta Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretleri olmak üzere, Şeyh Said ile 47 arkadaşının da mezarları belli olsun...
Bu şehitlerin mezarları bugün ortaya çıkarılırsa öyle inanıyoruz ki AK Parti tarihi bir görevi yerine getirmiş olur.
Bu millet de onlara minnettar kalır ve duacı olur.
Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan da yeniden Türkiye’nin başında büyük bir deha olarak hayat idamesini sürdürecektir.
En derin saygı ve sevgilerimle.