EDEP KALDI MI Kİ?
Kim ne der bilmem?
Ama…
Millet ve ülke olarak akıl kilitlenmesi; yaşıyoruz!
Çünkü akıl arızası "işlerle" meşgulüz…
Halk deyişidir;
"Eller gitti aya, biz hala yaya"
Yani biz neyle uğraşıyoruz, el neyin çabasında…
***
Baksanıza!
Önüne yatmalar..
Üstüne çıkmalar.. Önüne serilmeler..
Yandan çarklı..
Önden kaçmalı.. En baba kişiler..
Siyasi liderler..
Devleti idare etmeye hamle yapanlar..
***
Öyle bir akıl sahibi…
Öyle uçkurlu kültürle kendilerini arz-ı endam ediyorlar ki..
Kadınla, kızla, cinsiyetle "kendilerini" ifade eder hale geldiler..
Yani, "Edep, haya" diye bir şey kalmış değil..
***
Ha bir de…
Yaşananlardan kendine "pay" çıkaran..
Sözde, akıl-fikir veren..
Üzerinden ahkam kesenler var ki; "Maazallah.."
Uyuzvari..
***
Gazetelere yansıdı..
Okudunuz mu bilmem?
Bir lisenin müdür yardımcısı sosyal medya hesabından dizelemiş..
"Kız-Erkek" öğrencilerin birlikte halay çektiklerine dair, fotoğrafa..
***
Ne yazmış, aklı kendinden menkul!
Maalesef gençlerimize;
Halk oyunları adı altında "halt oyunları oynatılıyor"
Namusu için cinayet işleyen adam buna izin verir mi?"
***
Vay be müdür!
Ne de çok etek altı akıl varmış sende!
Müdür hakkında soruşturma açılmış..
İdari ve hukuki..
Sonuç neyi gösterir bilmem..
Ama diyeceğim odur ki; N.T…
Senin.. Ve Senin gibilerin yüzünden "ümmet" olamadık…
***
Olamadığımız gibi…
Edebi de,
Ahlakı da,
Değerlere saygıyı da,
Kültürü de,
İnancı da, dini kutsiyetleri de "kor taassuba" teslim ettik..
***
Halk oyunları..
Adı üstünde..
Yöresel bir oyun… Yeni değil, yüzlerce yıllık bir geleneğe sahip..
Düğünlerde, şenliklerde, "oynanan" bir oyun..
Her ülke..
Her bölge..
Her ilde; farklı bir kültürle, "yöresel kıyafetlerin" giyimiyle, oynanır…
***
Ama kime dersin?
Yine bir halk deyişi ki Diyabekirimize özgü…
Denir ki;
"İçin hırçıklıysa", ne diyelim sana müdür bey?
Aklın hep aşağıda!
Ne demişler büyüklerimiz; EDEP YA HU!
***
Allah yardımcımız olsun..
Hem bizim..
Hem ülkemizin…
Çünkü vahim derecede "bacak arasına" aklını bozmuş..
Çoluk-çocuk, kadın..
Genç, yaşlı, ana-baba, teze denilmeden…
***
Envai;
Ahlaksızlığı, tacizi, tecavüzü,
Söylemi,
Siyasi lügatin içerisine sokarak…
Sapkınlıkları,
Toplumsal değer ölçülerini "erozyona" uğratarak; "ülkeyi yaşanılmaz" kılan zihniyete…
Sahi "kim dur" diyecek?
Biri cevap versin…
Tabi cevap verenin aklı iki bacak arasına takılı değilse!
***
EDEP YA HU!
Eskiden tekkelerin girişlerinde asılı olurmuş "EDEP YA HU" lafzı...
Edep, bir toplumda örf, adet ve kural halini almış iyi tutum ve davranışlar veya bunları kazandıran bilgi anlamında kullanılan bir terim. Bir kaç misal Atalarımızda edep konusunun nasıl algılandığına dair...
Avrupalının ve içerideki uşaklarının barbar dediği;
Osmanlı'nın inceliğine, "edebine" bir bakın...
***
Osmanlı’da sadaka taşları varmış, ihtiyacı olan sadaka taşının üzerindeki keseden, yabancı elçilerin de şaşkın şahadetleriyle, sadece ihtiyacı kadarını alırmış.
Aynı şey yolların üzerinde vakıflar tarafından kurulan konaklarda da uygulanır, yolcu eğer ihtiyacı varsa yatağının başucundaki keseden alabilirmiş.
Binitine ücretsiz bakılır, ücretsiz üç gün yemek verilirmiş.
***
Eskiden “Kapıyı kapat!” denilmezmiş.
Allah (c.c.) kimsenin kapısını kapatmasın diye düşünülürmüş.
“Kapıyı ört, ya da sırla” denilirmiş.
Kapının kapanmadan yavaşça örtülmesi edeptenmiş.
***
“Lambayı söndür” demezlermiş.
Allah (c.c.) kimsenin ışığını söndürmesin, “Lambayı dinlendir” derlermiş.
Lamba yakılmaz, uyandırılırmış.
Uyuyan birisi uyandırılmak için sarsılmaz veya adı ile çağırılmazmış.
“Agâh ol erenler” derlermiş.
Nezaket, incelik, edep her işin başı imiş de ondan...
Ona eren uyanık olurmuş. İnsanların sözü kesilmez, işaret ve işmar edilmez, fısıltılar, gizli konuşmalar hoş karşılanmazmış.
***
Hanımlar “Efendi” derlermiş beylerine, “siz” derlermiş.
Hanımefendiliklerini gösterirlermiş.
Gezerken yere yumuşak basılır, ses çıkarmamaya çalışılırmış.
Yerdeki haşerata basmamaya özen gösterdiği için, adı “Karınca basmaz Efendiye” çıkan insanlar varmış.
***
Kapıdan çıkarken arkasını dönmemek, geri geri çıkmak edepmiş.
Kapı eşiğindeki ayakkabılar, dışarıya doğru değil, içeriye doğru çevrilirmiş.
“Git bir daha gelme!” der gibi değil de, “gitsen de ayağının yönü buraya dönük olsun” der gibi dizilirmiş.
“Komşuya hatır soran sıra sıra terlikler, Ölçülü uzaklıkta yakın beraberlikler.” diye tarif eder…
PADİŞAH'IN CEHENNEMLİĞİ!
Padişah, seyyah bir dervişe rastlamış:
“De bakalım sofi, sen mi daha esaslısın ben mi?”
Derviş “Yorum yok” demiş.
“Yuh! Sen ne terbiyesiz bir mahlûkmuşsun derviş efendi!
Karşında bu mülkün sultanı duruyor!
Sualime karşılık vermiyorsun he mi?”
“Pekâlâ… Madem kaşındınız, cevap vermek vacip oldu.
Benim gibi fakir biri, yüz binlerce padişahtan yeğdir.
Çünkü saltanat süren kimse, imanın tadını bilmez.
Sen, kendi egonun eşeğisin.
Sırtında fazlalıktan ibaret, nahoş bir yük taşıyorsun.
Vesvesenin, korkunun ve cehaletin esirisin.
Şeytan, senin yularını nereye çekerse oraya gidiyorsun.
Dervişler, nefsini dizginler ve yönetir.
Anlayacağın, benim eşeğim senin sırtına biniyor.
Senin iştahın; yüzünde meymenet, kalbinde ferahlık, bileğinde kuvvet bırakmadı.
Gözün kararmış, kulağın sağırlaşmış, beynin sulanmış.
Sen, şeytanla arkadaş oldun.
Lakin ikinizi ölüm ayıracak.
Gene de dert etme.
Nasılsa cehennemde kavuşacaksınız!”