EMEKLİYE KÜÇÜK DOKUNUŞLAR DEĞİL, ADALET LAZIM!
Bugün 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı.
İlanının 103. yıl dönümü. Gurur ve coşkuyla kutluyoruz.
Başta Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, bağımsızlığımız için mücadele eden tüm kahramanlarımızı saygı, minnet ve rahmetle anıyorum.
Cumhuriyetin anlamı yalnızca bağımsızlık değil; aynı zamanda eşit yurttaşlık, sosyal adalet ve insan onuruna yaraşır bir yaşamdır.
Bu değerleri yaşatmanın yolu, yıllarca çalışıp üreten, ülkesine katkı sunan insanlarımızın haklarını korumaktan da geçiyor.
Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun!
***
Sohbet konumuza gelirsek. Mevzu "emeklilerin hal-i pür melali?"
Evet, ben de bir emekliyim.
Bu nedenle emeklinin yaşadığı sıkıntıları yalnızca yazmıyorum; bizzat yaşıyorum. Eriyen maaşın, kabaran faturaların, her ay biraz daha daralan bütçenin ne anlama geldiğini biliyorum. Geçim derdini uzaktan seyretmiyorum. O derdin içindeyim.
Yıllardır bu köşeden emeklinin sesini duyurmaya çalışıyoruz. Yoksulluğu yazdık, maaşlar arasındaki uçurumu sorguladık, sosyal güvenlik sistemindeki adaletsizliğe dikkat çektik. İktidara çağrılar yaptık.
Değişen ne oldu?
Takvimler değişti, açıklamalar yenilendi, vaatler sıralandı. Ama emeklinin sofrası küçülmeye, alım gücü erimeye devam etti.
Artık meseleyi eğip bükmenin anlamı yok: Emeklinin sorunu yalnızca maaşının azlığı değil, yıllarca verdiği emeğin ve ödediği primin karşılığını alamamasıdır.
Bıçak kemiğe dayandı, geçti bile!
***
Emeklinin sorunu birkaç bin liralık zamla, bir defalık ek ödemeyle, seçimden seçime hatırlanan vaatlerle çözülemez. Mesele, doğrudan doğruya gelir ve hak ediş adaleti meselesidir. Bu adaletsizlik giderilmeden emeklinin yüzünün gülmesi mümkün değildir.
Düşünün: 10 bin gün prim ödeyenle 3 bin 600 gün prim ödeyen arasındaki fark, emekli aylıklarına hak ettiği ölçüde yansımıyorsa burada ciddi bir sorun var demektir.
Benim de 10 bin güne yakın prim ödemem var. Buna rağmen bugün aldığım aylık, en düşük emekli aylığı düzeyinde!
Adalet mi bu?
Gerekçe hazır: Primler asgari ücret üzerinden bildirilmiş.
İyi de çalışanın gerçek ücretiyle bildirilen ücreti arasındaki farkı kim denetleyecek? Primlerin düşük gösterilmesine karşı gerekli denetim neden etkin biçimde yapılmıyor? Çalışan yıllarca bunun bedelini emekliliğinde ödemek zorunda mı?
***
Dün asgari ücretin biraz üzerinde olan maaşlar, bugün emekli aylıkları söz konusu olduğunda çok daha gerilerde kalabiliyor. Çalışma hayatındaki ücret farklılıkları, prim günleri ve ödenen primler emekli aylıklarına hakkaniyetli biçimde yansımadığında ortaya çıkan sonuç, insanın bütün çalışma hayatını sorgulamasına neden oluyor.
Geçmişte de emeklinin ve işçinin hak ettiği gelire ulaşamadığını savunanlar vardı. İktidarların emek politikalarını sınıfsal tercihler üzerinden eleştirenler oldu. Bugün de aynı tartışmanın ortasındayız.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2027 bütçesi kapsamında emeklilerin durumunu iyileştirecek düzenlemelerden söz ediyor.
Elbette bu açıklamaları önemsiyoruz. Ancak emekli artık güzel sözlerden çok, hayatında karşılığını göreceği somut adımlar bekliyor.
Ben de bir emekli olarak söylüyorum.
Bu mesele zam hesabına sığmayacak kadar büyük, ertelenecek kadar önemsiz değildir.
Emeklinin ihtiyacı geçici rahatlama değil, adil ve kalıcı bir gelir sistemidir.
***
2027 yılının başında emekli aylıklarına yapılacak artışlara ilişkin çeşitli tahminler konuşuluyor.
SSK ve Bağ-Kur emeklileri için yüzde 10 civarında, memur emeklileri için yüzde 8-9 düzeyinde zam beklentileri dile getiriliyor. Ancak bunlar henüz kesinleşmiş oranlar değil.
Asıl mesele de zaten yalnızca zam oranları değil.
Aynı oranda zam alan iki emekliden yüksek aylık alanın cebine daha fazla para giriyor. Düşük aylık alanın artışı ise çoğu zaman temel ihtiyaçlarını karşılamaya yetmiyor. Kâğıt üzerinde eşit görünen artış, hayatın içinde aynı sonucu doğurmuyor.
Bu nedenle emekli aylıklarını belirleyen sistem yeniden ele alınmalı. Aylık bağlama oranları, prim günleri, bildirilen kazançlar ve yıllar içinde ortaya çıkan gelir farklılıkları birlikte değerlendirilmeli.
Daha fazla prim ödeyenin hakkı korunmalı; düşük aylık alanın da insanca yaşayabileceği bir gelir güvencesi sağlanmalı.
Sosyal güvenlik sistemi, bir yandan ödenen primin karşılığını gözetirken diğer yandan emekliyi yoksulluğa mahkûm etmeyecek bir güvence sunmalı. Bu iki ilke birbirinin alternatifi değil, adil bir sistemin temelidir.
Her zam döneminde yeni bir tartışma başlatmak yerine, emekli aylıklarının hangi esaslara göre belirleneceği açıkça ortaya konulmalı.
Küçük zamlarla büyük adaletsizlikler giderilemez.
***
Seyyanen zam, refah payı, en düşük emekli aylığının artırılması ve vatandaşlık maaşı gibi seçenekler gündemde. Düşük gelirli emeklilere 10 bin liralık seyyanen artış yapılması ya da en düşük aylığın 30 bin liraya çıkarılması gibi öneriler de tartışılıyor.
Düşük aylık alan emeklinin gelirini artıracak adımlar elbette önemlidir. Fakat artışın nasıl finanse edileceği, kök aylıklara nasıl yansıyacağı ve farklı emekli grupları arasında nasıl bir denge kurulacağı da açıklığa kavuşturulmalı.
Aksi hâlde bugün rahatlama sağlayan bir düzenleme, yarın yeni bir adaletsizlik tartışmasına yol açabilir.
Burada temel ölçü şu olmalı.
Hiçbir emekli, yıllarca çalışıp prim ödedikten sonra temel ihtiyaçlarını karşılayamayacak bir gelire mahkûm edilmemeli. Öte yandan daha fazla prim ödeyenin hak edişi de görmezden gelinmemeli.
Çözüm, bir kesimin sorununu başka bir kesimin mağduriyeti pahasına gidermek değil; sosyal güvenliğin bütününü hakkaniyetli hâle getirmektir.
Emeklinin her altı ayda bir yeni bir hesap yapmak, her bütçe döneminde yeni bir umut beklemek zorunda kalmadığı bir sistem kurulmalı.
***
Bağ-Kur'luların prim gün sayısının 9 binden 7 bin 200'e düşürülmesi beklentisi de yıllardır gündemde.
Bu düzenleme, kapsamı ve koşulları netleştirilerek hayata geçirildiğinde şartları sağlayan esnaf ve diğer Bağ-Kur sigortalılarının emekliliğe ulaşmasını kolaylaştırabilir. Ancak yıllardır dile getirilen bu beklentinin daha ne kadar belirsizlik içinde bırakılacağı da sorulmalı.
Esnaf yıllarca işinin başında duruyor; primini ödüyor, borcunu kapatmaya çalışıyor, emeklilik hesabını buna göre yapıyor. Devletin görevi insanlara sürekli yeni beklentiler yaratmak değil, açık ve öngörülebilir kurallar koymaktır.
Sosyal güvenlik sistemine güven, verilen sözlerle değil, yerine getirilen taahhütlerle sağlanır.
Emekli, hayatının son dönemini sürekli bir düzenleme beklentisiyle geçirmek zorunda bırakılmamalı. Yıllarca çalışmanın ardından insana düşen, geçinebilmek için her ay yeni bir hesap yapmak ve her açıklamadan medet ummak olmamalı.
Ben bu satırları bir gözlemci olarak değil, yaşanan sıkıntının içinden yazıyorum.
Emekli sadaka istemiyor. Yıllarını verdiği emeğin karşılığını, ödediği primin hakkını ve insan onuruna yakışır bir yaşamı istiyor.
Sıkça ifade ediyorum bu cümleyi...
Bir ülkenin emeklisi geçinemiyorsa mesele yalnızca ekonomi değil, aynı zamanda adalet meselesidir.
***
Emeklilerin yaşadığı geçim sıkıntısı, siyasi aidiyetlerin ötesinde toplumsal bir meseleye dönüşmüş durumda. AK Parti'nin geçmişte önemli ölçüde destek aldığı tabandaki en büyük kitlesi. Bugün bu kesimde dile getirilen memnuniyetsizliğin temelinde ise giderek ağırlaşan geçim koşulları var.
Yerel seçim sonuçları, ekonomik sorunların seçmen davranışında etkili olabildiğini gösterdi. Emeklilerin tepkisi de görmezden gelinebilecek bir mesele değil. Ancak asıl soru, bu tepkinin sandığa nasıl yansıyacağından önce, iktidarın yaşanan sorunlara nasıl karşılık vereceğidir.
Mesele yalnızca oy hesabı değil, sosyal devletin sorumluluğudur.
Yıllarca çalışmış, vergisini ve primini ödemiş, ülkenin üretimine katkıda bulunmuş insanlara karşı devletin yükümlülükleri var. Emeklinin geçmişte hangi partiye oy verdiği, bugün yaşadığı ekonomik sıkıntıyı önemsizleştirmez. Vatandaş temel ihtiyaçlarını karşılayamıyorsa bunun siyasi tercihlerden bağımsız olarak ele alınması gerekir.
Bütçe dengeleri elbette önemlidir. Ancak bütçe disiplini, milyonlarca insanın geçim sıkıntısını görmezden gelmenin gerekçesi gösterilemez!
İktidarın önünde açık bir sorumluluk duruyor.
Emeklinin sorununu geçici ödemelerle ertelemek mi, yoksa sosyal güvenlik sistemindeki adaletsizlikleri giderecek kalıcı bir düzenleme yapmak mı?
Vaatler sıralamanın değil, somut sonuçlar ortaya koymanın zamanı.
Emeklinin talebi ayrıcalık değil, hakkıdır. Lütuf değil, yıllarca verdiği emeğin karşılığıdır.
Emekliye küçük dokunuşlar değil, adalet lazım.
***
GÜNÜN SÖZÜ
Emeklinin istediği lütuf değil, ömrünü vererek kazandığı hakkıdır. Çünkü emeğin karşılığının verilmediği yerde, adaletten söz edilemez.
Yazarın Önceki Yazıları
Yorumlar