ÜRETİLMEK İSTENİLEN TUZAK!…
Birçok okuyucu soruyor…
Ki bende aynı sorudayım…
Merak da herkes gibi yüksek...
Abdullah Öcalan neden konuşmuyor/konuşturulmuyor?
Hal-i hazırdaki, "vahim" durumla alakalı,
"tecritte!"
Ortalık kan gölü…
Gözyaşları sel…
Çoluk, çocuk, kadın, yaşlı, polis-asker ölüyor, şehit
ediliyor.
Gün ve saat çatışmasız; "ölümsüz" geçmez halde…
***
Tüm bunlara karşı Öcalan ne düşünüyor?
O da; dil değiştiren HDP'liler gibi…
Hendek ve barikat siyasetine…
Özerklik.. Öz Yönetim..
Ya da, Öz Savunma "gibi" gerilim yaratan
hamlelere ne diyor?
Mutlaka bir diyeceği vardır?
Olup-bitene pozitif mi, negatif mi?
***
Evet, neden konuşturulmuyor?
Hükümet mi?
Öcalan’ın bizatihi kendisi mi?
Yoksa Küresel güçler mi?
Ya da farklı bir neden mi var ki "böylesi" bir
koz "kaotik" ortamın sahasında kullanılmıyor.
***
Son, 4 yıl içerisine baktığımızda!
Öcalan… Çok kez, "bildiriler" yayınladı,
açıklama yaptı… Gerek çözüm süreci evresinde…
Gerekse de, daha öncesinde.. Özellikle, "açlık
grevleri" döneminde, tek bir sözü birçok "mevzuyu" minimize
etmişti…
Kim, nasıl meseleyi okur bilmem?
Ama diyeceğim odur ki…
Hükümet bu noktada, "Öcalan kartını"
kullanmalı…
Ya bizatihi kendi sesi ve görüntüsüyle…
Ya da, bir grup yazar-çizerin ziyaretiyle mevzuu
"ikmale" getirilmelidir…
Böylesi bir adıma kim ne diyebilir ki?
Atılan adımla; herkes boyunun ölçüsünü alır?
HDP de.. Kandil
de.. Hendek-Barikat siyaseti de.. Karşı
reflekste…
***
BU SESLER YÜKSELMELİ…
Şu bir gerçektir ki.. Kürt halkı.. Bölge insanı… Şu an
ki, "atmosferi" tasvip etmediği gibi; destek de vermiyor.
Veren küçük bir zümre…
O'nun ötesinde… Bir araştırma, resmi bir veri yok.
Ama genel görüntü itibariyle... Eğer ki, Sur'daki 6
mahallede bulunan 24 bin insandan 22 bini "göç etmişse"
Demek ki, halkın yüzde 85'i, "hendek ve
barikat" siyasetine karşı, tepkili…
***
Ki yine görüyoruz ki… HDP'nin.. Ve diğer bileşenlerinin, "eylem ve
protesto" gösterilerinde, kalabalıklaşamadığı…
Düşük bir rakamda kaldıkları..
Çünkü… Halk şunu gördü.. Çatışmaların, şiddetin, silahın
ve terörün "kendisine" artık bir şey kazandırmadığını…
Bilakis, kendisinden "yaşamı" dahil olmak üzere
çok şeyler götürdüğünü, gördü…
Çözüm sürecinde… Yaşamı, hayatın "feyzini",
kendisine neler kazandırdığını…
Ekonomik… Sosyal… Siyasal ve Kültürel kazanımlar…
40 yıl sonra… "Yaşamın doyumunu" hissetti…
Ama bugün… Yeniden "o hissettikleri, eldeki
kazanımların" kendisinden alınmak istendiğini…
Ve canını da "alabilecek" bir sürecin içerisine
itildiğini, görüyor…
***
İşte tüm bu hakikatler ölçeğinde…
Bölge insanı… Şu an estirilen "şiddet ve terör"
sarmalına tepkili…
Tabi salt; PKK, HDP ve bileşenlerine dair tepkisi yok…
Siyasal iktidara da, tepkili… Çözümün her halükarda devam
etmesi gerektiğine dair…
Tam da böylesi bir evrede; "demokratik"
adımların atılması lazım diyor…
Uzlaşı dilini, barışçıl söylemini, "kendisi"
geliştirmeli…
***
Gelirsek; HDP içerisinde böylesi sesler yükselmeli
başlığımıza..
Önceki gün medyaya yansıdı…
Ki, hendek ve barikatların da bu bölgelerde
"hayat" bulamadığını biliyoruz…
Ahmet Türk… Sırrı Sakık ve Batman Belediyesi.. Hendek ve
barikatlara karşı…
Hatta YDG-H'lilere tepki, gösterilerek "destek"
verilmediği…
Ahmet Türk, kendisine gelen YDGH'lilere…
“Hendekleri halkımızın bahçesine kazıyoruz.. Bomba
döşeyip patlatıyoruz… Bunun halkımızdan başka kimseye zararı yok”
Diyerek geri çevirmiş…
İş makinelerinin verilmesine karşı çıkmış…
Yine Batman Belediyesi de… Ki Sırrı Sakık da, aynı
düşünceyi savunan isimler arasında…
***
Doğrusu; HDP'de bir çok isim "bireysel ve özel"
sohbette tamamen Hendek ve Barikata karşı olduğunu söylüyor..
Ama ne hikmetse…
İş kamuoyunun önüne gelince…
Kameralar.. Gazetecilere beyanat olunca…
"Destekçi" kesiliyor…
Ki, Demirtaş üç hafta önce ne demişti, "biz de
karşıyız"
Sonra, "arkasındayız, savunuyoruz, hendek ve barikat
bir savunma aracıdır, haklı bir direniştir" demişti…
***
Sonuç itibariyle kaotik bir ortam…
Bir bütünlük içerisinde; "Kürtlere" zerre-i
miskal bir kazanım sağlamadığı gibi bilakis "kan kaybetmektedir"
Ve Türkiye üzerinde farklı hesapları olan
"küresel" güçlerin elini güçlendirmektedir…
Ki artık, coğrafik noktada "kazı kazan"
içerisinde olan ülkeler de, "neşter" operasyonu içerisinde…
Bu operasyon bilelim ki, Türkler kadar Kürtler daha beter
noktada "ihanete" uğratılarak, zarar göreceklerdir…
Çünkü ata düşmanı hiçbir zaman torun dostu olmaz…
Nitekim "etnik" kimliği bırakıp, şuan
"mezhepçilik" savaşını körüklemeleri de, boşuna değil…
Uyanık olalım… Hakikatlerimizin farkına varalım... Halkın
inanmadığı ve destek vermediği hiç bir "yapılanma", hayat bulmaz!
***
DOKUNMA TUZAK VAR!
Her şey bir tarafa!
Gelinen aşamada, şu an HDP'li vekillerle alakalı
"dokunulmazlık" kararı konuşuluyor…
Hem de yüksek sesle yeter artık, "şımardılar"
denilip, "ayar" çekilmek isteniyor…
Doğrusu bu rendeye durduk yere gelinmedi…
PKK ve HDP'nin "siyaseti"… Dış müdahale… Üst
akıl "talimatları" ekseninde gelindi…
***
Ancak şunu iyi okumak gerekir…
Bir önceki yazılarımda da mevzuyu mülahaza etmiştim…
"Senkronize" siyasete dikkat…
Hali hazırdaki gaye HDP'nin "kapatılmasını"
sağlamak, milletvekillerinin "dokunulmazlığını" kaldırmak…
90'lardaki "tabloyu" yaşatarak, İşte Türkiye
budur "algısını" pohpohlamak…
Böylece; iç ve dıştaki "tüm muhalifler"
kenetlenmiş olacak…
PKK'da "statü" isteme merdiveninden bir kaç
basamak yükselmiş olacak?
***
Hiç kuşkusuz ki Türkiye 90'ların Türkiye’si değil…
İnkârı ve Asimilasyonu "zihninden" atmış…
Parti kapatmayı da… Milletvekillerine
"dokunulmayı" ensesinden, arkadan kelepçeli vaziyette
"toroslara" bindirmeyi, benimseyen noktada değil…
Ama olası bir hamle gelişirse; "dönmüş gibi"
görünür…
Bu da ciddi bir tuzak teşkil eder..
O'nun için bırakın, dokunulmayı, parti kapatmayı..
Zaten Kürtler nezdinde; "HDP" ciddi bir kan
kaybına uğruyor. Aksi takdirde; "küllerin de yeşerir ki?"
Tıpkı, budanmış ağaç gibi… Dokunma "tuzak"
var...
***
BAŞKANLIK SİSTEMİ…
Deniliyor ki; "Başkanlık sistemi"
diktatörlüktür…
"Tek" adam…
Pekala, yer yüzünde "bu kadar" ülkede başkanlık
sistemi var..
Uygulanıyor… Amerika'dan, İsviçre'ye uzanan bir silsile
içinde…
Hepsi şu an; "sistem" olarak, diktatörlüğü mü
yaşıyor?
Yoook…
***
Eee, bizde "niye diktatörlük" oluyor?
Biz sistemi konuşmuyoruz..
Başkanlık sisteminin muhtevasında ne var, ne yok,
getirisi-götürüsü nedir bunları sorgulamıyoruz?
Ne diyoruz..
Varsa yoksa meselemizi kişiye "indirgeyerek"
sorguluyoruz…
Ve diyoruz ki; "seni başkan yaptırmayacağız"
Ötesi yok; zaten bizim en büyük kısırlık halimiz de bu
değil mi bilgiyi değil, kişileri "konuşur" olmamız!
***
Sistem tartışıyoruz. Yeni anayasa diyoruz. Meclis içtüzüğünden
söz ediyoruz.
Yasama.. Yürütme ve Yargı.. Yani kuvvetler
"ayrılığının" bağımsızlığı..
Güdümlü olunmaması.. Bir zümrenin "eline de
teslim" edilmeyişi..
Bağımsızlık kadar; "oto kontrol" sistemine
sahip olması, diye fikr-i beyan içerisindeyiz.
***
Ama gel gelelim…
İş masanın etrafına toplanmaya gelince; "hobaa
herkes bir kişiye" odaklanıyor..
Ne götürür, ne getirir?
Onun için tez elden siyasi mekanizmanın aktörleri şu
"kişiye" indirgenme travmasından kurtulmalı..
Psikolojik tedavi almalılar.
Çıkmazı aşmalıyız… Bugün Erdoğan diyoruz yarın kimi
bahane edeceğiz?